30 Mayıs 2017 Salı

TRAJİKOMİK BİR ERASMUS HİKAYESİ


FRANSA'NIN MEDİNE İLE İMTİHANI

Okuyacağınız satırlar tamamen gerçek hayat hikayesi olup, baş rolde ise tabi ki ben varım :)
Hayatımda zaten aksiyonsuz bir günüm geçmiyor ama bazıları var ki, hakikaten olduğu anda can acıtıp, üzerinden zaman geçince güldüren türden...

ERASMUS PROGRAMI MI?

Efendim biliyorsunuz üniversite de öğrenci değişim programları var.
Bende liseden içimde uhde kalan Fransızca aşkıyla, zorunlu dil sınavını geçince, seçmeli yabancı dilde Fransızca'ya zıpladım. Zaten kararsız olsaydım da aynı tercihi yapardım muhtemelen. O kadar minnoş, sevimli ki hoca, insan alı koyamıyor kendini.
Neyse başarılı bir eğitim öğretim yılı sonunda, benim de inekliğimden mütevellit, Fransa - Nimes 'de ki Institute Vatel'e gitmeye layık gördü hocamız. Dört kız seçildik, üçümüz aynı sınıftayız, çömeziz, birisi de üçüncü sınıftan.

Hayatımda ilk defa pasaport çıkarıyorum, ama fotoğrafım eblek ötesi. O pasaporta ilk defa Schengen Vizesi basılıyor, vize fotoğrafı su götürmez eblek. Hani hiç konuşmasam o fotoğrafla bana kesin 'ay yazık ya bu salaklıkla napacak ki bu gariban orada' muamelesi görüyorum.


Arada kendimle ilgili mini bir bilgi vermek istiyorum. Hayatını derslerine adamış, çevreden bi haber, bildiğin saf, temiz yurdum insanıyım. Üniversite bile bozamamış düşün. Çünkü kendim gibi saf insanlarla beraberim yine. Allah'ın sevgili kuluysam demek ki o zamanlar. Düşünün ki askere uğurlanır gibi Ceyhan'dan otobüse bindirilmişim. Ne de olsa çevrede yurtdışına öğrenci olarak gidecek ilk kişiyim. Havam batsın demek isterdim ancak bu sevinci bile o zamanın en saf sevgi gösterisiyle yaşayan birisiyim, ancak şu günlerde şükür duyabiliyorum.  Rahmetli anneanneciğim kutu kola, fanta almış mahalledeki bakkaldan. Aile dostumuz ayakkabı kutusunda, pastalar, börekler getirmiş. Komşumuz elli tl sıkıştırmış cebime. Bir de bolca dualar var okunan, sağ salim gidip gelsin diye. Malum bir fetih söz konusu :) Anneannemin yine 2 alt 3 üst al yeter kızım tembihine rağmen, hani 50 kg alan battal boy sandık valizler var ya onla yola çıktım. Bunları aklınızda tutun zira sık sık gelecek karşınıza.

Neyse efendim, Osman Hoca (Fransızca eğitmenimiz) sıkı sıkı tembihledi, sakın birbirinizden ayrılmayın, birlikte hareket edin, sahip çıkın birbirinize. Tam da onun dediği gibi yaptık :)
Uçak saati sebebiyle, gideceğimiz yere de trenin ertesi sabah olmasından ötürü, 1 gece Paris'te kalmamız gerekiyor. Bizim 3.sınıf kızımız benim akrabam var orada kalırız dedi, bütün organizasyonu yaptı. Onun akrabası olur da benim olmaz mı? Can Mustafa dayım var orada, benim gittiğimi duyacak, başkasının evinde kalmama izin verecek. Ben de onu aradım, 'ev küçük hepinizi ağırlayamam ama seni bırakmam' dedi. Biz alanda indik, kızları bahsedilen akraba aldı. Apar topar vedalaştık sabah 10:00 treninde buluşuruz diyerek ayrıldık. Ben, masum köylü olarak, Mustafa dayı rehberliğinde, Champs-Elysees senin, Eiffel benim, Concorde Meydanı bir başkasının sabahın 3 üne kadar gezdik. Sabah erkenden geri kalktık, benim sandıkla çıktık, Gare du Nord ' a geldik.
Gare du Nord
Ben ne bileyim o kadar büyük olacağını tren garının, gördüğüm tren garları malum. Biz kara tren çocuklarıyız, adamlar hızlı trenle seyahat ediyorlar düşün. Tabi o kadar büyük bir tren garında takdir edersiniz ki arkadaşlarımı bulamadım.

ARAMA ÇALIŞMALARI

Dayım soruyor
-Adamın numarasını aldın di mi?
*Hayır!
-Kızların numarası var mı?
*Var ama kapalı!
-Adamın ismi ne?
*Bilmiyorum! Sadece 1,55-60 boylarında kel olduğunu biliyorum.
-Ah Medine ah....
(!!! Söylemeye korkuyorum, bizim sınıfta ki kızlardan birinin elinde dosyası olduğundan, tüm okul kayıt evraklarımı, pasaportumu onun dosyasına verdim ve almayı unuttum)
-Burası büyük bir alan, sen karşıdan ben buradan, tüm bölümleri geziyoruz, kızların isimlerini veriyoruz, tren bileti almışlar mı soruyoruz.
*Tamam dayı.

Tabi bizim gördüğümüz okulda ki Fransızca şundan ibaretti, sabah uyanırım, dişlerimi fırçalarım, cafeye giderim, kahve içerim, (ara sıra hocanın keyfine bağlı) piyano çalarım, eve gelirim, dişimi fırçalarım, saçımı fırçalarım, uyurum. Gramerde iyi de, pratikte ki Fransızca bunları ifade etmekten öte değil. Gel adamlara arkadaşlarının tren bileti alıp almadığını sor. Bir de nasıl fenalar, İngilizce konuşmuyorlar, Fransızcam nasıl başlarsam başlayayım, saçlarımı fırçalarım, dişimi fırçalarım, uyuruma bağlanıyor, adamlar bana tip tip bakıyor, kim bu deli dercesine.

Neyse ben ağlaya ağlaya elim boş başa döndüm. Dayım 'yok kızım bunlar burada, sözleştiğimiz trene ben biletini aldım, gel trende buluruz onları ' dedi. Benim sırt çantam, sandığım ve ayakkabı kutusunda ki kurabiyelerim, böreklerim ile treni baştan sona tanıdık yüzleri aramam zaten hali hazırda yerini alanların dikkati çekti. Dayım sonda indi, dedi ki senin yerin en başta, git oraya otur. Yeniden tüm ağırlıklarla en başa yürüdüm, yerleştim. Tabi eşyalardan bana arta kalan yere sığmaya çalıştım.

Tren hareket etti, benim sinirlerim boşaldı. Ağlıyorum, etrafı izliyorum. Çıkardım günlüğümü, olanları yazıyorum. 3 saat sürdüğünü söylemişlerdi Paris - Nimmes arası. Tam 3 saat sonra ben toparlanırken, camdan hızla geçen yazıları gördüm.
Bienvenue Nimes (Hoşgeldiniz)
Aurevoir Nimes (Hoşçakalın)
Şaka mı bu? Cama yapıştım, durmadı tren.

Azıcık açılan Fransızcam'la araya diş fırçalama, saç taramayı ekleyerek tabi ki derdimi anlattım, salya sümük. Tabi ki kimse yardımcı olmadı, herkes biz mi hemen zıplasın?. Zaten tipimde hayır yok, o sandıkta belki de 50 parçaya böldüğüm eski sevgilimi taşıyorum, elimde bir ayakkabı kutusu, kim güvenir de yardımcı olur.

Ben ilk durakta indim, zırlaya zırlaya. Marseille imiş orası. Trenden indiğim yerden karşıya geçmem lazım, tüm o eşyalarla. Hiçbirinden vazgeçmeden, merdivenlerden çıktım (üstelik yürüyen merdiven değil) karşıya geçtim, orada ki danışmaya gittim. Zenci bir din kardeşimiz tabi ki benimle ilgilenmedi, başından savdı. 'Karşıda ki trene git bin' dedi. Tekrar geçtim karşıya, meğer bölümlere uygun durman lazımmış, duramadığım için, tren geldi kapılar açıldı kapandı, ben harekete geçene kadar gitti, arkasından el salladım. Yine ve yeniden tüm eşyalarla karşıya geçtim merdivenlerden, kanter içinde. Tabi benim musluklar açıldı, yine başladım ağlamaya.
O arada bir Hintli, halime acıdı, ki zaten bahsetmiştim, bunları yaşamadan evvel de acınacak bir yüze sahiptim, düşün o zaman ki durumu. Dedi ki, 'senin trenden inmemen lazımdı, o tren geri dönecekti ve Nimes'de duracaktı'. Bir bilet ofisine götürdü, ücretsiz bana yeni bilet kestirdi sağ olsun. Ve tekrar karşıya geçmemi söyledi!!!!

O eşyalarla nasıl bir işkence yarabbim, tekrar merdiven çık, yürü, bir daha in.

Bu sefer deneyimliyim, sistemi kavradım, binmem gereken yerin en ön safında yerimi aldım. Tren geldi, kapılar açıldı, ben ise savaşa gidercesine, inenleri ezerek yerleştim trene. Ama oturmadım, kafaya koydum, tren bir daha geçerse durmadan,bir şekilde toparlanmakla vakit kaybetmeden durduracağım treni. Kendimi yine de garantiye aldım, çok uzun cümleler kurmadan, Nimes di mi? diye sorularla onay aldım ve gözüme 6-7 kişiyi kestirdim. Birimiz kaçırsak, diğeri kaçıramaz nasıl olsa. Vel hasıl ayak üstünde, sol elimde ayakkabı kutusu (nimet yere de konmaz ki), sol elim valizin tutacağında, hazır nazır bekledim ve indim tam yerinde trenden. Artık açıldığım için, bir teyzeye gittim, nasıl telefon ederim diye sordum, karşıda bir yeri gösterdi oradan telefon kartı al dedi. Eşyalarımı çaktırmadan onun yanına bıraktım, hemen Osman Hoca'yı aradım. Keşke aramasaydım, bir sürü kızdı, neden ayrıldın arkadaşlarından, onların başına neler geldi biliyor musun sen? Bekliyorlar seni ara bul onları, birlikte gidin okula dedi kapattı. Ben başıma gelenleri anlatamadım bile...
Bu arada dayım da bir arkadaşını organize etti, o beni alıp götürecek okula. Ama gel gör ki ne kızlar var ortalıkta, ne de dayımın bahsettiği kadın.Dayım bana oranın Turkcelli sayılan Orange hattı almış, bir türlü açılmadı derken bir baktım telefon çalıyor. Arayan dayım!!
- Neredesin? arkadaşım seni bekliyor, bulamıyor kaç saattir?
*Dayı beni yanlış trene bindirmişsin sen (çamur atıyorum adama birde)  Marseille indim v.s hikayeyi kısaca anlatıyorum.
-Kızım ben sana demedim mi? Hızlı tren bu Marseille direk gidiyor, dönüşte Nimmes duracak diye.
*Duymamışım ben onu dayı. (Geri basma operasyonu)
-Tamam git anons yaptır, kadının adı Françesca.
*Tamam dayı.

Al yeni bir aksiyon daha... Gittim anons merkezine,
*Bayan Françesca lütfen danışmaya!!! ananonsu geçtik.
Ses yok.
*Türkiye'den gelen kızlar ad ve soyadları ile birlikte lütfen danışmaya anons geçtik.
Ses yok.
Baktım olmuyor,
*Medine Sarı'yı bekleyen var mı? Varsa danışmaya lütfen anonsu geçtik.
 Fransızcam ilerledi farkındaysanız :) Her ne kadar bu yaratıcı anonsumla tarihe geçsemde, ne yazık ki yanıt gelmedi.

Baktım olacak gibi değil, taksiye binmeye karar verdim. Ama gel gör ki elimde hiç bir evrak yok, hepsi diğer kızda :)
Taksici neresi dedi, Institute Vatel dedim. Hotel Vatel mi? Institute Vatel mi? sorusuna artık bağırasım geldi. Bitmedi mi Allah'ım derken, saatli bomba patlamasına saniyeler kala yapılan kablo seçimi gibi okul olanı dedim ve gittik.
Bir baktım bizim kızlar kapının önünde oturuyor, o arada taksiciye 200 eur verdim, 20 eur olan taksi ücreti için. Adam helal süt emmiş :) para üstümü verdi.
Institute Vatel - Nimes
Hiç bu kadar mutlu olmamıştım, kızlar bana trip atıyorlar tabi başlarına olaylar gelmiş. Onları alandan alam adamın karısı istememiş kızları, adam geri getirmiş tren garına. Orada da sabahlamak yasak olduğundan, kızları pitbulların olduğu bir yere kapamışlar. Onlarda sabah ilk trenle gelmişler okula. Benim hikayem onlarınkinin yanında sönük kaldı tabi. İkidir hikayem prim yapmıyor neler yaşadım oysa...

Netice de ısrarla nimettir diyip yere dahi koymadığım Nuran Teyzemin pastaları börekleri, rahmetli anneannemin kutu kolaları, fantaları bizi besledi. Yurt parası, depoziti derken, elimizde para kalmadı. sabahtan akşama okul, sonra çalışma derken, marketlerin 6 da kapanması, oraları tanımamız, düzene alışmamız derken bize can oldu güzel yürekli insanların yaptığı yolluklar.

Sonuç ne mi derseniz? Bir kadın her şekilde başının çaresine bakabiliyor. Güzel kalpli insanların duası dünyanın diğer ucuna dahi seninle gelebiliyor. Karşında ki insanın emeğine, gönlünden geçene hor bakmazsan, o sana ilaç oluyor, derman oluyor, aç karnını doyuruyor.
Eblek bir surat ifadesi, yurt dışında acındırıcı bir faktör sayılmıyor, tecrübe ile sabit :)
Haaa birde ne kadar bilsen de bir dili, dişlerimi fırçalarım, saçımı fırçalarım, uyurum asla unutulmuyor... :) :) :)


Sevgiyle,
© 2016 Her Hakkı Saklıdır

19 Eylül 2016 Pazartesi

Ey Gidi TRABZON

Uzunca bir aradan sonra, nihayet kendime döndüm ve ilk sığınağım bloguma kavuştum.
Öncelikle hepinizin bayramını kutlarım, zira bu bayram kimse ile bayramlaşmadım :)

Bu bayram ne mi yaptım? Koca iznini alınca, iş yeri de izin verince, hayallerime yolculuk yapmaya karar verdim. Karadeniz'e ucundan bakıp geldim.
Bugün konumuz Trabzon...

Öncelikle seyahatinizden evvel plan çıkarmanız benim tavsiyelerim arasında.
Zira ben son dakika karar verdiğimden uçak biletine biraz fazla ödeme yapmış olabilirim.
Ve kalacak yer mühim. Her yerde Arap turistler var ve bir turizmci olarak, verilen hizmet ile fiyat dengesi arasında uçurum olduğunu söyleyebilirim.

Trabzon Büyükşehir ancak gelişimi tahmin ettiğim gibi değilmiş. Her şey çok bakir geldi bana.
Çocukluğuma ait neler buldum neler... Bakkallar var mesela hala, ya da doldu mu kalkan dolmuşlar,
arkadan öne uzatılan paralar, yargılamadan bakan gözler, kendi halinde insanlar, girdiğin her yerde bayramını kutlayarak karşılayan bilumum işletmeler, ve daha bi sürü şey.

Mesela denizi hırçın denir, ben pek uslu gördüm.
Hava limanı pek minik, şehirde çarpık yapılaşma çok.
Dar ve yokuşlu, yoğun ve kalabalık trafikle yaşam var.
Muhafazakar ama biraz perdesini aralamış bir şehir Trabzon.
Her yer yeşil sandım değilmiş, deniz seviyesinden yukarı çıkmak şart, doğayla buluşmak için.

Gelelim neler yaptım kısmına?

1.Gün

Merkezde bir otel de konakladım. Bayrama denk gelmem kötü oldu, daha evvelden tatil planınızı çıkarıp, tüm rezervasyonlarınızı bun göre yapabilirsiniz. İlk gün akşam uçaktan iner inmez, otele yerleştikten sonra, Uzun Sokak'ta gezindim, kafelerden birinin terasına oturup, şehri, yaşamı anlamaya çalıştım. Dar alanda büyük işler yapmaya çalışan işletmeler, yukarı doğru ilerlemeyi tercih etmiş olacaklar ki, çiğ köfteci bile 5 kat çıkmış :)

2.Gün / AYASOFYA KİLİSESİ-ATATÜRK KÖŞKÜ

Şehir Merkezini gezmeye karar verdim ve Ayasofya Kilisesine gittim. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul Fethinden sonra Anadolu'nun bütünlüğünü sağlamak amacıyla Trabzon'u Osmanlı topraklarına dahil etmiş. Ve Istanbul'a yapılan önemli eserler aynen Trabzon'a da yapılmış. Ayasofya da bunlardan birisi. Bahçesinde denize nazır kahvaltı hizmeti veriliyor. Meşhur kuymağı burada yemeniz tavsiyedir. Daha sonrasında ise Kiliseyi gezmenizi tavsiye ederim. Kilise tavanında İsa'nın doğumu, çarmıha gerilişi, Seraphim Melekleri, kıyamet günü, 12 havari resimleri bulunuyor. Arkasında ise aktif olarak ibadet edilebilen cami bulunuyor.

Bahçe içerisinde bir top ve deniz feneri bulunmakta. Vakti zamanında deniz dalgaları ile dövermiş burayı, şimdi ise ne kadar uzakta kaldığı resimlerde de aşikar.
Ayasofya Kilisesi Fener
Ayasofya Kilisesi
Buradan Atatürk Köşkü'ne geçtim. Deniz seviyesinden 350 mt yükseğe çıkmamız ile birlikte doğa bizi karşıladı. Hava serinledi, manzara mükemmelleşti. Soğuksu sırtlarında yapılan bu köşk 4 katlı bir bina, Atamız 2 kez konaklamış ancak içerisi günümüzde bile modern bir mimari ve yapıya sahip olması ile dikkat çekiyor. Atatürk vasiyetini de burada yazmış olduğundan daha da mühim. Bu köşk hariç tüm varlığını Aziz Türk Milletine armağan etmiştir.
Atatürk Köşkü
3.Gün SERA GÖLÜ-AKÇAABAT

Sera Gölü, 1950'de Vadi yamaçlarından aşırı yağış sonucu büyük kayaçlar kopmuş ve vadi tabanı tıkanmıştır ve gölün oluşumuna sebep olmuştur. Kopan parçaların izlerini ise yamaçlara baktığımızda hala görebiliyoruz. 1990 yılında ise yine yaşanılan yoğun yağıştan sonra göl değişime uğramıştır. Çalışmaları hala sürdüğü için, daha da turistik hale gelecektir muhtemelen. Üzerinde kano ile gezebeliceğiniz, etrafında ki yapılan restoranlarda keyifle vakit geçirebileceğiniz saklı heyelan göleti görülmeye değer.
Sera Gölü
Malum köftesi ile nam salmış Akçaabatta denize nazır balıkları besleyerek köftenizi yemeden gelmeyin. İlginçtir, bulgur pilavı geliyormuş restoranda önden, görünce şaşırdım.
Benim yemekle pek alakam olmadığından köfte tattım, güzel leziz ama bu yorumları gurme arkadaşlara bırakmak daha akıllıca olur sanırım.
Akçaabat
Akçaabatta köfteden ziyade, Trabzon'un ilk yerleşim birimi olarak kabul edilen Orta Mahallesi, tarihi konakları ile meşhur. Araç ile çıkmaz biraz zor, dik yamaçta kurulu olduğundan. Yukarılarda ki konaklardan birine girdik ve karşımıza Trabzon manzarasını alıp kahve molası verdik. Tabi bu arada vadide yapılan atış talimleri halkın alıştığı bir durum olsa da beni rahatsız etti.

4.Gün UZUNGÖL
Uzungöl
Daha evvel gidenlerin, yerel halkın dediği kadarıyla oldukça hor kullanılmış, zarar verilmiş bir doğa harikası. Ben yine de aşık oldum desem abartmış olmam. Ancak, hemen dibinde yapılan pansiyonlar
(ki geceliği min 500 tlden başlıyormuş), kalite yoksunu restoran ve kafeler, kebap kokusu altında kalan bir Uzungöl. Arap turistlerin çoğunluğu oluşturduğu insan selinde gezip, et kokusundan kaçarak, ileride duman olmayan bir yerlerde çam kokusunu ciğerlere çekmek yine de paha biçilemezdi.

Yine de bana sorarsanız, Karadeniz bana, ben ona çok yakıştık. Güzel bir ikili olabiliriz :)


NOT:Tek başına tatil yapmak mümkün, hayalleri ertelemeden yaşamak mümkün, huzura ermek mümkün...


Sevgiyle,
Medine,



© 2016 Her Hakkı Saklıdır

12 Temmuz 2016 Salı

Küçük Ev - Tiny House Nation


ARINMA ZAMANI


Hayatınızı hiç en aza indirerek yaşamayı düşündünüz mü?
Abartısız, kaygısız, doğal, içten...
Arkadaş, akraba,dost sandığınız gereksiz etrafınızda tutmaya çaba gösterdiğiniz
insan fazlalığı?
Sahi işlerimizi, konumlarımızı, yaşamlarımızı bir kenara koysak, yanımızda gerçekte kaç kişi kalırdı?
Neyse bu kadar derine girmeyeceğim, sizleri bir yaşam detoxuna davet edeceğim.
Belki zaten planlarınızda vardır, belki de uzun zaman sonra hayal kurarız hep beraber ne dersiniz?

Ne zaman ki otuzlu yaşlara merhaba dedim,  doğaya yakın olma iç güdüm daha arttı.
Mesela bende yok olduğunu sandığım, rahmetli anneanneciğimden anneme geçen çiçek sevgisinin, fazlasıyla olduğunu otuzlardan sonra gördüm.

Kendi halinde mütevazi bahçesinde meyve ağaçları olan, yayla evimizin nasıl rahatlattığını daha yeni yeni farkediyorum.

Özgür olmayı seven, ele avuca sığmayan neredeyse her karakterin karavan hayali vardır ki benim de en büyük hayallerimden biridir. Bir de tabi teknem olsun, daha bana bir şey olmaz:)

MINIK EVLER

Tamda hayallerimi kurarken son bir kaç ayda bir programın mübdelası oldum ki sormayın.
Keşke Türkiye'de de olsa dediğim, Minik Ev - Tiny House Nation projesinden bahsetmek istiyorum.

Şöyle ki size taşınabilir minik evler yapıyorlar. Tamamen doğa dostu evlerden bahsediyorum.
Biraz sonra örneklerini paylaşacağım ama en çok hoşuma giden izlediğimden bu yana,
ne kadar gereksiz yüklere sahipmişim meğer, gereksiz neler neler tutuyormuşum.

4 kişilik aile özel Minik Ev
Projede ilk olarak, kaç m2 lik bir ev istediğinize karar veriyorsunuz, buna bağlı olarak bütçenize uygun taslaklar hazırlanıyor. (Ben şimdiye kadar 25-30m2 kadarını gördüm.)
2 yatak odalı bir minik ev projesi


Dış Görünümlerden Bir Örnek
 Sonrasında ev planlaması yapılıyor, en vazgeçilmez alanlarınıza karar veriyorsunuz. Mesela müzisyen bir koca, dikiş dikmeyi seven bir çift için, stereo kayıt yapılabilecek bir alan ve dikiş dikilebilecek alanlar yaratılabiliyor. Ya da bebeğiniz var ise, onun ayrı yatacağı alan ve oyun alanı gibi. Ya da olmazsa olmazlarınız varsa, mesela küvet gibi, ya da tam donanımlı mutfak gibi. Tamamen size özel alanlardan bahsediyorum.

Bebek odası ve oyun alanı bulunan minik evden bir kare

Aşağıda ki resimde ki kanepenin içi aynı zamanda saklama alanı olarak kullanılıyor. Ve kahverengi gördüğünüz masa, hareket edebilir ve açılabilir aynı zamanda. Bu saye de kalabalık misafirlerinizi
yemekli ağırlayabilirsiniz.
Sporumu yapmadan olmaz diyenlere

Mesela yatak odam ayrı olsun isterseniz, taşınabilir merdiven ile çatıya bir oda yapılabilir.
Tam donanımlı mutfak mı dediniz?

En önemli nokta evin büyüklüğüne göre ortalama 1 çamaşır sepeti boyutunda eşyanıza karar veriyorsunuz ki en zoru bu olsa gerek. Vazgeçemem dediklerinizin aslında ne kadar gereksiz olduğuna karar veriyorsunuz.

Küçük evlerde en önemli nokta, olabilecek her alanı saklama alanı olarak değerlendirmek.
Sanmayın eviniz küçük diye misafir gelmiyor, gayet güzel kalabalık misafirleri ağırlamanıza
imkan verecek çalışmalar yapılıyor. Mesela aşağıda yatağa giden basamaklar, oturma alanının altı saklama alanı olarak değerlendirilmiş.

Bir evin detaylı iç görünümü

Mesela benim favori evim bu; Üzerinde terası bile var. Bu minik eve küvetli banyosuna, tam mutfak, altında oldukça geniş saklama alanları, dışarıya açılan barbekü dahi yerleştirildi.
Terası bile olan benim favorilerimden biri

Olabildiğince çok güneş alması sağlanarak, evin içerisinde doğal aydınlatmadan faydalanılıyor.

Çatısında yatağı bulunan, Mutfağı ve oturma alanı ile birlikte bir örnek daha



Detaylandırılmış bir iç görünüm

Benim gibi kıskanç biri iseniz, kocanız sürekli gözünüzün önünde olur hanımlar :) Şaka bir yana benim zaten evim küçük 2+1, ancak buna rağmen 1 oda neredeyse hiç kullanılmıyor. Yani yaşanılır bu evlerde :)


Sevdiklerinizle bahçe keyfi çıkaracağınız bir örnek daha
Küçük evimiz olmayabilir belki ama mutlu olmak için geniş alanlara sahip olmakta gerekmiyor gördüğünüz gibi.

Siz ne düşünüyorsunuz? Yaşayabilir miydiniz? Ya da beğendiniz mi?
Görüş ve önerilerinizi bekliyorum.

* http://www.fyi.tv/shows/tiny-house-nation/pictures  Daha detaylı bilgi ve görseller için, benim de faydalandığım bu linki kullanabilirsiniz.

Sevgiler,
Medine



© 2016 Her Hakkı Saklıdır

2 Haziran 2016 Perşembe

Kızkıza Kaçamak Bizden Sorulur...

'' ANTALYA DA YAŞAMAK, TURIZMCI OLMAK ''


Gerek mesleğimizin getirisinden, gerekse yaşadığımız cennetten bizim hafta sonu turist olma sezonumuz açıldı.

Bu hafta sonu katılmam gereken üç organizasyon vardı. Eğitim, tur operatörü grup galası ve kızlar hafta-sonu kaçamağı... Kalbim her ne kadar kızlar hafta sonunda kalsa da, emir demiri keser durumundan işi seçmiştim ki, imdadıma 'Nar Kokusu' yetişti. Kızlar hafta sonu organizasyonunu grup galasının olduğu yere taşıdı. (İyi ki var vol98537)

Ben bir kaçamak nasıl keyifle anlatırım yazayım derken iki konu birden düştü önüme:)

Bir kere tatil kısa da olsa, uzun da olsa mutlak suretle erken kalkmak şart. Ki benim erken kalmak gibi güzel bir huyum var ki, aşk tesadüfü sevse gerek, erken kalkan Ömür vermiş bana :)

Bİ BAKIP ÇIKACAKTIK


Yaz uzun olunca,
bizim her pazarımız aynı tempoda geçince,
toplumda daha yeni yeni kız kıza tatil yapmak yerini bulmaya başlayınca,
bu konuya bir bakıp çıkalım istedim...


HEM CINSLERIN TATILI




Ben hep bir kadının en büyük düşmanının yine bir kadın olduğunu düşünenlerdenim.
Ama aynı zamanda tatil konusunda da en yakın arkadaşla, arkadaşlarla vakit şart diyenlerdenim.
Resmen çelişkinin dibindeyim.

Buraya fazla takılmadan, hadi bakalım biz bize tatilde neler oluyor?

Yaş Uyumu Mühim

Tatile gidilen yaş grubu en önemli nokta. İnsan yaş aldıkça, ego denilen kabuktan da arınıyor sanki.
Böyle olunca da şeffaf kalıyorsun, anda kalıyorsun, mutlu kalıyorsun... Bu sebepledir ki çoluklu çocuklu değilde, yaşıt olanı, ya da ruhu yaşdaş olanı tercih sebebidir.

Boyu Boyuna, Huyu Huyuna

Öncelikle kafa dengi kişilerle gitmek şart. Sürekli söylenen, ya da sen çıkmak isterken, oda da oturmak isteyen biri ile tatil eğlence amacından çıkıp eziyete dönüşebilir. Bir de mümkünse kabullenebileceğin bir vücut yapısı olsun, bedeni bedenine uygun olsun, başlığı boşuna yazmadık. (Deli fizikli kızlar var, yediği midede hiç belli olmayanlardan hani, sen diyet büfede gezinirken, karşında hunharca büfeyi götürenlerden, bu dünyada adalet yok mesajı verenlerden. Hiç gerek yok komplekse girmeye, tatili zehir etmeye.) Fesat davranmayayım,niyetim iyi aslında. Olur da kıyafet ihtiyacın olur, 40 bedenle, 34 bedenlik kız alternatif olmaz. Bu boyuttan düşün bir de...

Ağzı Sıkı Olan Makbuldür

Tatilde olan tatilde kalır olayına sadık olacak kişiler şart. Eğlenmeye gidiyorsun, illa ki eğleniyorsun da, ama sonra bunu gizli servis ajanı gibi kamuya yayın yapılması şık durmazdı diye düşünüyorum. Sarhoş olacaksın, belki kaçamak yapacaksın, belki aşk yaşayacaksın, önlemi alıp, doğru kişiyle gitmek şart.


Eşeysiz Üreme-Bölünerek Çoğalma

Bireysel ama grup şeklinde takılırsın. Kimseye bağlı değilsindir, ama bağlısındır. İlla ki grupta dip dibe olan, aynı şeyleri yiyen, içen bir bölünme yaşanır. Hazırlıklı olur, kime yanaşacağını önden kestir, sonra ortada kalma...

Kabullenişe Geçip, 1-0 tatile başlamak

Kalabalıksan sorun yok ama iki kız gittiysen ve bir hafta falan kalacaksan hemen lezbiyen mi yoksa bunlar damgası vurulur. Ben bile yıllar evvel resepsiyonistken öyle düşünmüştüm gelen iki bayan tatilci hakkında. Vereceğin ilk izlenim çok önemli yani :)
Diyelim ki size lezbiyen gözüyle bakmadılar , otele döllenmeye gelen karşı cinsler,
görevlerini icra etmek için bal arısı modunda etrafınızda dönecektir. Yine rahatsız edileceksindir. Kabullenirsen, sindirmen daha kolay olur...

En Etkili Affetme Seansı

Koca, çocuk,sevgili olmadığından rahatsındır. Sınırın yoktur ama sınırlısındır :) Onları çekiştirmenin dayanılmaz hafifliği var ya, off offfffff..... O anlarda özgüven tavan, o adamı tüm konuşma boyunca tamamen zihinde boşarsın, ayrılırsın, bırakırsın, karşılaştırırsın başkalarıyla, süründürürsün, özürler dilettirirsin, sonra yeniden ayaklarına kapattırıp barışırsın. Geçmişi affetme dedikleri bu işte, direk sonuca odaklanıp, çözümlersin. Analitik tatil :)

Dedikodunun Adı Başka Birşey Olmalı

Öncelikle grup genel olarak gıybete başlar, sonra parçalara bölünmek suretiyle gıybetler devam eder.
Arada gruptakilerden bir tık fazla özelliği olan veya grubun kapasitesinin bir tık altında kalan biri-leri varsa bölümlere ayrılan grupların konu mankeni olarak tatilde tüm günahlarına ortak eder diğer kızları. Kural budur olmazsa olmazdır :) Günaha girmeyelim derseniz Serdar Ortaç'ın gıybetiyle avunabilirsiniz...


Tatil Şarkısı

Tatili özetleyen mutlak suretle dile pelesenk olan bir şarkı olur ki bizim ki çok komik oldu. AŞK Bodrum'da yaşanıyor güzelim!!!! Bodrum bana ben Bodrum'a özelim!!! gerisi yok... Baktık olmuor, klip yaptık ona daha da kalıcı olsun anımız dedik.

Pijama Partisi mi?


Birde en önemli nokta da şu ki, kız kıza gecelerde illa ki pijama partisi söz konusu oluyor. Grup ergense ya da şöyle diyelim 25 yaş altıysa genel de itiraflar, maceralar anlatılıyor. Diğerinde gündemden girip illa ki bir dedikodu da buluşuyor. Neyse grup tatillerinde toplulukta giyebileceğin usturuplu pijaman yanında olacak. Bizim grubun Türkan Şoray'ı pijama partisinden kıyafet balosuna zıplayıp, geyşa olunca şaşkınlığımız daimi oldu:) (Ne olur kızma bana, ağzım açık şekilde yazdım:) hala şoku atlatamadım sanırım :) )

Veni-Vidi-Vici


Tatil dönüşünde Kızkıza Kaçamak, Tatil Keyfisi gibi albüm isimleriyle taçlandırılan bilumum en göze güzel görünen, gittik eğlendik, ne yakışıklılar bize asıldı, çılgınlar gibi içtik ama sarhoş olmadık, dans pistinden inmedik temalı fotoğraflar sosyal medyada sergilenir. Ve bol bol gözünden, dudağından kalp fışkıran emojilerle, yerim seni, bi daha yapalım, tatilde yaşanan muzip anıları barındıran şifreli cümleler ile, çok mu güzeliz? yorumlarıyla 1 haftalık tatil 1 ay konuşulur. Hatta kış ayında yeniden ön plana çıkarılır, tatilim geldiyse demek ki falan mesajlarıyla. Yaratıcı ol, kendi albüm ismini kendin yaz, kopyalama...

Kendime Not

Benim aklımda bu tatilden ne mi kaldı dersek?

Bir kere hayatımda ki bir yanlışı farkettim. Meğer ben kurbağa yüzmesinden hiç anlamıyormuşum.
Hatta suda yüzerken kara da gibi nefes aldığımdan ilerleyemiyormuşum. Ben toprak burcuyum arkadaş, önceki hayatlarım da deniz kızı olmuş olma ihtimalim sıfırın altına eksi bilmem kaç:) Filiz farketti, öğretti, Daniela üstüne cilasını geçti.
Sonuç; Teorikte eğitim tamam, pratikte senkron sorunu çözümlenecek...

Mutlak suretle pijama partisinde pijaman olacak. Geyşacılık oynamıyoruz, oynamamalıyız:) En kısa zamanda eli ayağı düzgün pijama alınacak...

1 gece iznin varsa, toplamda 30 küsür saatin varsa, afiyetle dibini sıyırmanın tüm yöntemlerini yaşamanın hazzını bir kez daha yaşamak...Eline geçen ilk fırsat değerlendirilecek...


Seygiyle,
Medine











© 2016 Her Hakkı Saklıdır

31 Mayıs 2016 Salı

28 Mart 2016 Pazartesi

Kasım'da AŞK başkaymış, denedik, yaşadık, gördük...

Bir eşi olmalı insanın.
Rüzgar onun kokusunu getirmeli,
Yağmur O'nun sesini.
Akşam onu görecek diye, pır pır etmeli yüreği,
Ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan, eve dönerken,
Cennetten köşe almışcasına
Sevdiği, sakındığı, bakmaya kıyamadığı...
Her bir hücresinden aşkın fışkırdığı,
Çölde okyanusu yaşadığı bir eşi olmalı insanın!!!
Ben seni ölene dek seveceğim boş laf!!!
Ben seni sevdikçe ölmeyeceğim...
Can Yücel...

Şair zaten fazlasıyla anlatmış hislerimi ama ben yine de bu anı ölümsüz kılan sebebi yazmadan geçemeyeceğim. Kısıtlı vaktimiz olduğundan ötürü her anımız değerlidir bizim.
Turizm cennetinde yaşayıp, bayram dahil çalışıyorsanız, 
Sadece Pazar günleriniz tatilden sayılıyorsa, 
Kasım ayında fırsat yaratıp, biriken izinlerin 4 gününü kullanıyorsanız,
O tatil servet değeri taşır.
Bunun üzerine bir de Antalya'nın eşsiz Kumköy'ün de, hafif (çivi gibiydi) soğuk suyunda, denizin asıl sahipleri balıklar ile yüzebiliyorsanız  eğer, Allah'ım ben ne yaptım da ödülüm bu oldu diye kendinizi sorgularsınız,Kasım da aşkın başka olduğunu bizzat yaşarsınız. 
Kısacası Şükredersiniz,İnanırsınız,Seversiniz.
(Kaldığınız otel yemekleri iyiyse birde kilo alırsınız, demeden geçemeyeceğim)
05.11.15