13 Ağustos 2017 Pazar

Deli Gibi Sevmek Ruhumuzda Var


KISKANÇ MISINIZ?


Bilmem siz de kıskanç mısınız?
Ben artık eskisi gibi olmasamda kıskançlıkta zirveyi görmüşlüğüm var.
Konuya giriş olsun, kendimi de biraz önden gömeyim ki sonra başkaları dalga geçemesin diyerekten bir tanım yapayım o zaman. (hep ileriye dönük adım attığım doğrudur :)

Şimdi efendim, kıskançlık dediğimiz duygu aslında bana kalırsa kişinin egosuna hitap eden, kaybetme duygusu ve hiç olmasını istemediğimiz bir ruh hali. Kıskançlıkla birlikte yoğun mutsuzluk, özellikle yetersizlik ve güvensizlik beraberinde gelir yerleşir hayatımızın ortasına.


ŞU HAYATTA İKİ ŞEYİ KISKANDIM


Allah var, ben hayatım boyunca bir zayıf ve fit insanları kıskandım. Yiyip yiyip kilo almayan, hayatında 1 km yol yürümeden, spor yapmadan incecik olan, doğuştan verilen en büyük hediye mükemmel metobilizmayı delicesine kıskanırım. Hani anlatayım desem mümkün değil, yaşayan bilir benim halimi. (bunu hala atlatamadım, durumum çok travmatik)

Bir de delicesine kocamı kıskanırım, ki bu konuda diğerine nazaran gelişme gösterdiğim gerçeği ortada. Nasıl mı? Hemen iki örnekle arada ki farkı size göstereyim.
En azından kıskançlığı daha  kaliteli bir hale getirmeyi başardığımı sanmak istiyorum :)
O benim, benim kocam, benim sevgilim, o benim anladın mı
 Arada 5 sene arayla olan iki olayı size abartısız aktarıyorum. Tabi konu başlığı hayat arkadaşım :)

SEVDİĞİNE  DOYAMADAN YENI YILA KATİL OLARAK GİREN GENÇ KADIN


O zamanlar taze nişanlanmışız, o kadar yeniyiz ki daha 14. günümüzdeyiz. Evliliğe attığımız ilk adımlarımızda, birbirimizden başkasını gözümüz görmez pozları, bize bizden başkası yakışamaz triplerindeyiz. Bizim oğlan malum otelci, o zamanda bir otelde çalışıyor. Orada çalıştığı süre boyunca tüm yılbaşı gecelerini yaşayacağım otelin toplantı salonunda ki ilk bulunuşum. Kız kardeşim ve eşi, ki onlarda 5-6 aylık evliler, bir de bizim evin tekne kazıntısı diğer kız kardeşim var. Nişanlı kız tek başına bırakılmaz ya, bizde kalabalık gittik, aman bana birşey olmasın, bir hata yapmayayım. :)

Biz bir güzel giyindik süslendik, tane tane duran lülü saçlara sahip olacağım maşa yapmışım :), güzelliğimden çok eminim:) İndik salona, 500 kişilik hazırlık yapılmış, otelde konaklayanlar, dışarıdan katılımlar derken, salon doldu. Biz de yerlerimizi aldık tabi ki, bir yandan ordövrlerimizi tırtıklarken, diğer yandan sevgili nişanlımı kesiyorum, göz hapsinde adam.
Anammmm bir baktım içeri 1,85 boyunda bir hatun girdi, yanında 1,55 çelimsiz raşitik, taze ergen bir çocuk. Sevgili değiller belli, o gecelik kiralık işçi hatun o da çok  açık belli. Ama kız öyle bir giyinmiş ki, salonda ki diğer 459 kişi + çalışanların dikkatini çekti. (Benimki bakmadı gözüm onda olduğundan, eminim). Nitekim kız istediğine ulaştı. Tüm dikkatleri üstüne topladı. Tabi ben bakıyorum benim ki de bakıyor mu? Bir yakalasam biliyorum napcamı da, işte yakalayamıyorum. Bi ara yanımıza uğradı bizim oğlan,
- Tanıyor musun bu kızı?
- Hayır tabi ki, görmüyor musun yanında ki herifi. Belli ki başka bir durum var ortada.
- Ha o kadar baktın yani???? İnceledin ????? (ateş eden bakışlar eşliğinde, surat turşu kıvamında)
- Ya ömrüm saçmalama Allah aşkına, tanımıyorum bile kızı.
- Ben tanıdığını sormadım sana? Tanıyor musun yoksa? (başta ki sorduğum sorudan bir haberim, resmen pislik yapıyorum)
- Offff yapma nolursun, bak bugün yılbaşı, nasıl girersek öyle geçer. Gel bir öpeyim, senden güzlei var mı bak şu salona?
- (Benim kalıp lülü saçımdan valla kimse de yok) Tamam zehir etmicem bu geceyi. Hadi sen işine bak.

Ben kıllandım bir kere. Tanımıyorum dedi herif durduk yere, sanki ben sormadım ona :).
Kafamda milyon tane senaryo.
Bu arada kız bir dışarı çıktı, o ara yüzüne dikkatle baktım, tanıyorum bir yerden ama nerden...
Çıkaramadım, ne kadar düşünsem de... Az alkolün etkisi ile hafif gevşemeye başlamıştım ki,
hatun geri girdi salona. Ama ne giriş, şırfıntı üstünü değiştirmiş, mahrem yerleri kapalı sadece. İlk girişte ki bol dekolteli mini  siyah elbiseyi keşke çıkarmasaydı diyeceğim aklıma gelmezdi. Bu sefer ultra seksi bir beyaz elbise giymiş, saçları salmış, salona bomba gibi düştü, bir de melek kanatları takmış. Şov yapıyor resmen hatun.

Ben kıza bileniyorum, yanında ki numune kibrit erkeğe rağmen benim herife bakıyor, masadakilere şuh kahkahalı gülücükler dağıtıyor. Kafamda yapacaklarımın ertesini düşünüyorum. Yerel basın da salonda, resmimizi de çektiler üstelik. Gözümde siyah bant, konu detayı aktarılırken adım soyadım baş harflerle yer verilmiş, parantez içinde yaşım var ( M.S (27)). Sonra olay rağbet görüp, kadının kadına şiddeti diye ulusal basına taşınmış... Gerçekler bile beni caydıramıyor.... (Hatta yukarı da ki başlığı da uygun gördüm gazete manşetine o anda)

Sinsirella Gözüm Üzerinde


Bu arada şunu atlamayalım, bizim hemen yan masada, benim daha evvelden bilendiğim, arkadaş çevremizde olan, taa biz sevgiliykenden, benimkine asıldığına emin olduğum hatun var ki gözü bende. O da farketti benim kıza konsantre olduğumu, kendinden bildiği için, ne zaman avıma saldırcam diye pusuda bekliyor. Keyifle izliyor, yanındaki ne sürekli bana bakıp birşeyler anlatıyor. Ara ara ona da pis bakış atmayı ihmal etmiyorum, sana da sıra gelecek diyorum bakışlarımla.

Yarabbim, bu nasıl bir imtihan, neyin sınavı isyanlarındayım !!! Bir yandan çaktırmıyorum ama huzursuzum. Tabi bu arada bir şey farkettim, otel personelinden bu kızı tanıyanlar var, kendi aralarında ki konuşmalara şahit oluyorum.
- Katolog çekiminde burdaydı hatırlasana.
- Ya evet doğru burdaydı
- Bu o işte...
- Kız 5000 motor seviyesinde

Falan gibi diyaloglardan bahsediyorum...

Saatler ilerliyor, yılbaşı programı devam ediyor. İnsanlar alkolün etkisiyle, delicesine tepiniyor.
Biz de kafamıza renki şapkaları, gözümüze maskeleri takıp, malum düdükleri öttürüp klasik yılbaşı
pozları verip, fotoğraflar çekiliyoruz.

Tam 00:00 a 20 dk vardı ki, hatun yine ortadan kayboldu. Bir geldi saat 23:50, keşke gelmeseydi.
Hiç abartmıyorumi kırmızı transparan bir sütyenimsi birşey, üstünde beyaz tüyler var, altında süper mini kırmızı dantelli bir etek, kafada şeytanımsı ışıklı bir taç, girdi içeri. Allahın cezası film çekiyor sanki, derdin ne edepsiz diye başlayan, devamını yazamayacağım, yarı sesli, yarı içsel söylenmelerim başladı.

Ben önden tembihledim bizimkini. Bak ilk benimle kutlayacaksın yılbaşınn ilk dakikalarını. Biliyorum çalışıyorsun ama kimseyle kutlama tamam mı diye her masaya uğradığında şirinlik yapıyorum.

Geri sayım başladı, 10-9-8-7-6-5-4-3-2-1 veeee hoşgeldinnnnnn yeni yıllllllll çığlıklarıyla şampanyalar patladıldı.

Benim söz dinleyen o zamanlar müstakbel şimdilerde kocam, tam bana doğru gelirken,
bizim 5000 motorluk hatun atak yaptı, önüne çıktı ve ona sarıldı....

RUN MEDİŞ RUN... (Forest Gump a rakip olabilirdim)


Alllaaaaaaaaaaaaahhhhhhhhhhhhhh, beni kim tutabilir, ben masadan fırladığım gibi koşmaya başladım, kalabalığı nasıl ittirerek kendime yol açıyorum. Tabi yan masada ki sinsi beni izliyor, onu da kaçırmış değilim, sen de okuyorsun biliyorum bunu, sana da selam olsun körolasıcaaaa :)

Bir baktım aynı anda bir hareketlenme oldu, otelin müdürü, kız kardeşi, personelden birileri önümü kesti, ama ben saldırcam, duramıyorum. Tabi bizim ki beni gördü, nasıl saldırıya geçtiğimi de...
Dağıtıcam orayı kafaya koydum, o kızı da parçalıcam, hiç bir şey gözümde yok...
Bu arada beni sakinleştirmeye çalışırken demesinler mi, senin nişanlın ile, o kız bizim katalog çekimlerimizde birlikte mankenlik yaptılar, tanışıyorlar. Kız arkadaşlarıyla iddia girdi, biz yan masadaydık gördük, duyduk diye.  BEn de diyorum nerden tanıyorum, otelin tanıtım kataloglarında boy boy resimleri var. Hani tamımıyordun sen??? Kafamdan duman çıktığına eöminim o anda. Atalar boşuna dememiş, gerçeklerin su yüzüne çıkması gibi kötü bir huyu vardır diye!!!! Daha ben nasıl durayım ??? Kimler tutsun beni ??? Nasıl elimden alacaklarını onlar düşünsün diyip hamlemi yaptım....

Tabi bizimkini göz hapsimden uzaklaştırdılar, kız da ortalıktan kayboldu. Ben tüm oteli deli gibi aranıyorum. Bulucam, tüm öfkemi, sinirimi çıkarıcam, hayata geldiklerine pisman edicem.
Arama çalışmalarım sonucunda buldum benimkini, muhtemelen kızı paket edip yolladılar. Yoksa gecenin sonu karakolda bitecek. Ofisine gitmiş bizim ki, ben nasıl bir şeyin içine düştüm diye kara kara (gerçekten ofiste karanlıkta oturuyor) düşünürken yakaladım, hiç konuşturmadan, açıklama yapmasına izin vermeden saydırdım bir dolu ağzıma geleni yüzükleri de yüzüne fırlattım çıktım ordan. Daha 14.gün de nişan atan bir ben, vay beniiii vaylar beniiiiiii....

Bir yılbaşı rezil oldu, sakinleştirdiler bizi barıştırdılar falan. (Kızzzz sinsirella sen okuyorsun kaçak biliyorum, sevincin kursağında kaldı, gecenin böyle bittiğini bilmiyordun di mi)
Ama bir inanışı çökerttim kendi içimde, yeni yıla nasıl girersen öyle geçmiyormuş cicim, çatır çatır 2012 de yaptık düğünü, çok şükür hala evli mutlu çocuksuzuz :) İnanmayın yani yeni yıl totemine....

USLANINCA KISKANMA SEVİYEM


Ve ben uslandım, bu kadar yüksek volumlerde olmasa da krizler devam etti tabi ki. Ama ben daha kaliteli ve avıma çaktırmadan yanaşıyordum :)

Bizim ki bir süre sonra çalıştığı yerden ayrıldı, başka bir yere başladı. Bu vesile ile de çiçekler gönderiliyor, sosyal medya hesabında teşekkür mahiyetinde o çiçekler paylaşılıyor. Ben kimler beğenmiş, kimler yorum yapmış, kimler göndermiş hafiyeliğimi anlatmıyorum bile. Anlatmazsam,
toplu çekilen bir çiçek fotosunda onu farkettiğim konusuna nasıl gelebilirim ki. Ay aman neyse yaptım işte ve buldum yine birini.
Hatunun biri, sen benim kocaya hayırlı olsun çiçeği yolla.
Bana yapılır mı bu? Hayır yani illa ki rezillik mi çıkarmam lazım?
Bilumum dışarı çıkmalarımızda, adamın zaten omzunda olmayan tüyleri saçları topluyorum, elleri
sırılsıklam olsada, elini tutunuyorum, sebepsiz yere beni öpmesini sağlıyorum falan.
Daha ne yapim yani, beden dili uzmanı oldum sizin sayenizde, bir geri dursanız n'olur? Uğraştırmasanız beni.
Sahibi var bu adamın tutuşu

Uzatmayayım, ben bu hatunu da araştırdım, baktım olacak gibi değil. Bizimki de artık benim bu psikopatlığımdan sıkıldı. Çok baskı yapamıyorum ona, kıskanmıyorum rollerinde, içimde her gün havai fişekler patlatıyorum.

Düşündüm, taşındım, kararımı verdim....
Sabah uyandım, bir güzel giyindim, süslendim, taktım takıştırdım. Artık büyüdüğüm için, saçlarım kalıp lülü değil :) Gayet güzel yaptım saçlarımı da, makyajımı da. Gittim kadının çalıştığı yere.
Cesarete bak cesarete :)

Niyetimde olan
- Seeeennnnnnn, üçççç yüzzzz milyonnnnn milyaarrrrrr, sen benim kocamaaaa nasıl çiçek gönderdin?
Sen kim köpekkkkkkkk demek.

Kocamdan uzak durman için, kırk yıla ihtiyacım var;

Nitekim gerçekte olan;
- Merhaba Nermin Hanım (İsim uydurma oldu idare edin artık)
- Merhaba
- Ben hayırlı olsun çiceği yolladığınız adamın eşiyim. Kendisi dediğim gibi eşim olur, ben de sizi tanımıyorum.
- A öyle mi? Doğru ya facebookta görüştüm fotoğraflarınızı (bir zahmet gözünüze sokuyoruz, her seferinde sahibi var manasında. Gördün bu kadar, görmesen ne olacak acaba)
- Ha işte bende facete resim olarak kalmasın, tanışalım istedim. Bir kahve söyleyinde içelim :)
- O, ol, olur tabi ... (Kadında şok oldu, bu deli de ne böyle diye)
- Sade türk kahvesi alırım, kırk yıl hatrı olsun di mi ama yani.
- Tabi ki...

Sonra sohbet muhabbet, bir rakibi daha saf dışı bırakmanın haklı gururuyla ayrıldım oradan.
Ve yaklaşık 1 sene sonra bir yerde karşıştık yanımda eşim varken, sarıldık kadınla, benim ki şok.

- Siz nereden tanışıyorsunuz?
- Ben tanışmaya gittim, çiçek yollayacak kadar nazik bir hanım ziyaret edilmez mi hiç hayatım, ilahi sende :) diye geçiştirdim.

Al işte bir gerçek daha gün yüzüne çıktı.

Deli gibi sevmek ruhumuzda var, biz ne yapalım:)


Demem o ki, kıskanmak iyidir ama planlı programlı.
Bunun çözümü var mı bilmem ama bence deneyim ve zaman birleşip bir de azıcık yaş alınca sanırım saldırıda level atlama olayı oluyor :)

Bir de canım kardeşlerim, kocanızı, nişanlınızı, sevgilinizi aman ihmal etmeyin, kontrolsüz ilerlemeyin. Dışarıda ilik gibi, aşifteler var, valla bakk :) Sıra sıra dizilmişler, sinsiler, başka adam kalmamış gibi, 'sahibi olan makbüldür' diye bir tarikata mensuplar sanki. Tamam benim yaptığımı yapmayın, ama uyarımı dikkate alın.

Benim kocam,
Benim nişanlım,
Benim sevgilim,
Benim aşkım,
D O K U N M A !!!!!


Ya birşey daha dicem , Hakkı Bulut'u dinlemiş insanlarız...
Benim kıskanmam bence onun şarkısının yanında bir hiç.
Adam kardeşinden kıskanmış sevdiğini. Dinleyelimde kendimize gelelim :)

https://www.youtube.com/watch?v=rW93jxfcyck

Sevgilerimle,
Medine,
© 2016 Her Hakkı Saklıdır

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Eyyyyy Ruhhhhh Geldiysen Gelmeeeee !!!!


KORKU FİLMİ DENİNCE AKLA GELENLER


Avrupa'nın para normal aktivite diye adlandırdığı, kimilerinin Vampir diyerek korktuğu, bizim topraklarda 3 harfli dediğimiz Cin olayları ile büyüdük.

Bizde korku filmi dediğiniz zaman aklınıza üç harfli olaylar silsilesinin işlendiği çekimler olur.

Diğer ülkelerde; cani cinayetler, vampirler, para-normal olaylar işlenirken biz de ise cin çıkarma,
ayakların ters döndüğü olaylar falan alıp başını gidiyor.



Size bir korku filmi senaryosu anımı anlatayım mı?

Bu kadar masum olmasını isterdim doğrusu...

Üniversite yıllarında, 5 kız aynı evde kalıyoruz.
Annelerimiz geliyor ara ara bizleri bir süre idare edecek gıda takviyeleri yapıp gidiyorlar.
Yine bir yaz günü, finallerin olduğu zamanlardan 1-2 hafta evvelinde,
 bir arkadaşımızın annesi geldi.
Anne, astral seyahatlerde ve spiritüel konularda kendini aşmış durumda.
(Nereden bilirdim ki bu zamanlarda bende bu olaylara kafa yoracağım)
Tüm yakın arkadaşlar bize bir fal baksa, bir şeyler söylese derdinde.
Ama güzel annemiz, illa ki sana bakcam, senin cinlerin var diye taktı bana.
Zaten çocukluktan korkarak büyümüşüm, bir kaç yetişme çağında bilumum cin
çağırma, gelecekten soru sorma gibi amatör girişimlerim olmuş. Ama pat diye cinin var
denilmez ki canım...
Teyzeyle evde kovalamaca oynuyoruz bildiğin.
Ne kadar kaçsam da o evde, yakalandım bir gün, kimsecikler yok, baş başayız.
Bizden başka kimse yok, evde in cin top oynuyor :)

Yerde karşılıklı konumlarımızı aldık, aramızda yarım metre kadar mesafe var.
Ama ben nasıl yalvarıyorum, istemiyorum bana bakma, bir şey öğrenmek istemiyorum diye ağlıyorum, daha o başlamadan.

Tabi ki işe yaramadı, transa geçti benim yalvarmalarımın da yoğun etkisiyle :)
Dizlerimizin üzerinde yerde minderlerin üzerinde otururken, birden geriye düştü,
baygın gibi, kendinden geçti.
Malum ben Adana'dan gelmişim, Antalya'da yaşıyoruz.
Adana evimizi bilen sadece bir kız arkadaşım var ev ahalisinden o kadar.

Ve Ruh Geldi ...

Kadın başladı bana Adana'da ki evi tarif etmeye, ama öyle böyle değil.
Duvarda ki tablolara, bahçede ki ağaçlara kadar anlattı.
Gel de daha çok korkma... Benim ağlama şiddeti hızlandı,
yere çivilendim, burnumu silecek peçete almaya dahi kalkamıyorum.
Kendine geldikten sonra bana;
'2 tane cinim olduğunu, hatta isimlerini (birinin adı Samet, diğerini hatırlamıyorum) söyledi. 
Onları isimleriyle çağırırsam, bana görüneceklerini, yardım ihtiyacım olduğunda iletişime geçebileceğimi ' söyledi.
Ben tabi ki inkar ettim ve inanmadım...

Gel gör ki o susmadı, sen görmek istemedikçe, onları yok saydıkça, sana kendilerini daha çok göstermek isteyecekler.
!!! Gözün bir yere dalarsa dikkat et, orada belirirler, tv de karıncalı ekran gelir birden önüne görünürler !!! dedi.
Hatta gece yarısı bir kaç tanıştırma girişiminde bulundu, nasıl olduysa ben kaçmayı başardım.
Bilinçaltıma çocukluk hikayeleri yanına, daha ağır bir travma daha eklendi.
Otobüste, derste, yemekte hiç aklımdan çıkmıyordu dedikleri.
Acaba buradalar mı? Acaba yanımdan bir şey mi geçti?
Ne zaman gösterecekler kendilerini?
O kadar ağır bir şekilde zihnimi meşgul ediyordu ki, tek başıma duş almak dahi işkence olmuştu.
Her an korkuyla tetikteydim.

O gün olanlar oldu...


Bir akşam (hem okuyup, hem çalıştığımdan) işten geldim, tv açtım ve uzandım koltuğa.
Malum öğrenci evi, tv olması bile lüks evde. Televizyonumuz siyah beyaz görüntü veren, kumandasız eski tip tüplü ünitelerden. Muhtemelen ev sahibimizin çeyizinden kalma...

Kafası eserse bazen renkleniyor ekran o kadar. Tabi biz siyah beyaz renk tonlarında o kadar uzmanlaştık ki, aslında görüntüde ki renk kırmızı mı, yeşil mi, sarı mı? çözebiliyoruz :)

Ev arkadaşlarımın üçü Fransızca dersi alıyor ve o gün sınavları olduğundan evde yoklar.
Diğer arkadaşım da dışarıda arkadaşlarıyla. Dedim ya 5 kızız, kalabalığız evde ama o kadar
popülasyon olan evde tek başıma yakalandım...

Ben koltukta, sırtım tv ye dönük uzanmış, kulağımı yara eden küpeyle oynarken,
birden televizyon sesinde ki gariplikten, değişik kanallara geçtiğini fark ettim.
Panikle kafamı çevirdiğimde, 8-9-10 diye yükselen ve değişen kanallarla birlikte,
aşağıda artan ses açılma görüntüsünü gördüm. Eski televizyonları hatırlarsanız,
aşağıda çizgilerle ses yüksekliğini belirten VOL ya da SES yazar yanında küçükten büyüğe doğru artan sıralanmış dikey çizgiler bulunur.  (renkli ise tv, yeşil olur o çubuklar :) )
Hayalet misin? Cin misin? Nesin?
Telefonumu aldığım gibi yerimden fırladım, tvnin fişini çektim, kendimi balkona attım.
Mayıs sonu olsa gerek tarih olarak, çünkü kızlar final sınavındalar. Ve üzerimde yazlık kıyafetler var, ama dışarıda havaların dengesizliği yağmur.
Hemen kızları aradım, gelmeleri lazım ama geç kaldılar.
Şansıma tüküreyim ki Osman Hoca, 2.öğretimlerle birlikte sınav yapmaya karar vermiş...
Ve daha sınava girmemişler bile.
En iyi ihtimalle akşam  9-10 gibi evde olacaklar.
Diğer arkadaşı aradım, çok uzaktayım 1 saate gelirim dedi.
Çaresizlikten kıvranıyorum, sanki balkonda beni bulmaları imkansız gibi, serin havanın etkisiyle
titrer halde sakinleştirecek bir ses duymaya çabalıyorum.
Babamı aradım, kumandanın üzerine yatmışsındır dedi.
TV kumandalı olsaydı bu rahatlatıcı bir ihtimal olabilirdi ancak kumandasız...

Neyse telefonda, diğer arkadaş gelene kadar, dualar okuttu bana annem-babam.
Kızlardan birisi geldi, ki onun annesiydi beni korkuya salan :)
Annesini aradı, bir kaç dua verdi, onları okuduk.
 'Medine onları görmeyi reddettiği için bunları yaşıyor, bekleseydi ekranda onlar belirecekti'
diye de ekledi tabi. Bu sözün üstüne neye yaradı peki okuttuğun dualar teyzem yaaa :(

Güllü Yasin Nasıl Hatim Edilir?


Biz o gece güllü yasin diye bilinen dua kitapçığında ki duaları, herhalde 100 kere okuduk uyuduk.
Benim huzursuzluğum daha çok arttı, kızlarda tedirgin oldular ve biz olaya tamamen inandık, varlıklarını kabul ettik. Ben tek değilim, aslında 3 kişiyim...
Allah'tan kızlar kirama zam yapmadılar :)

İnsan garip bir mekanizma, unuttuk yaşananları. Benim tedirginliğim devam etse de,
arkadaşlar kabullendi olayı ve normale döndük hızlıca.
Mutlu mesut yaşamımıza devam eder olduk, gündemimizi değiştirdik.
Tabi ki bir takım önlemler alarak :)
Ama bana dualar yazıldı yastık altına, cevşenler yapıldı,
duşa girdiğimde kapıda arkadaşım bekliyor gibi önlemler de aldık.
Hoş görünseler n'olacak bilmem ama o zaman kendimi bir nebze güvende hissediyordum işte.

Çığlık At- Ev Ahalisini Salona Topla- Abdest Al-Güllü Yasin Duaları Oku

Korkma Korktukça Sıra Sana Gelecek...

Bir gün evi temizlerken, aynı olay kızlardan birinin başına geldi.
Demek ki sadece bana değil, ona da görünmek istiyor diye içimde sevinmedim desem yalan olur :) Bu sefer kimseyi aramadık, çözümü biliyoruz. Açıldı Güllü Yasin duaları, okundu ve rahatladık.

Bir kaç hafta sonra bu sefer diğer arkadaşa aynısı oldu, iskambil kağıtlarıyla salonda tek başına fal bakarken, tv de kanallar değişmeye başlıyor, ses açılıyor.
Artık alıştığımızdan, hemen çığlık atıyoruz, ardından tv fişini çekiyoruz, abdest alıp, Güllü Yasin hatim ediyoruz.

Tek yakalanmaya gör, hemen aynı taktikle ortaya çıkıyorlardı...


Biz gündemimizi değiştirdik desek de onlar çok ısrarcıydı, artık evde yalnız olmamıza dikkat etmiyorlar, hepimiz evdeyken, hangimiz salonda tekse ona aynı taktikle görünmeye çalışıyorlardı.
Günler öyle böyle derken geçti ve yaz tatili geldi.
Kızlardan birisi Bursa'ya ailesinin yanına gitti.
Ama hepimiz ağır travmalar yaşıyoruz. Kimse bize inanmıyor, ama yaşadıklarımızın hepimize ayrı ayrı olması kafada soru işaretleri yaratıyor.
Cesaretimiz yok ki sonuna kadar izleyelim, karşımıza ne çıkacak görelim.
Sonunu neden bekliyorlar? kapatacağımızı biliyorlar, fişi çeksek bile görünmesi gerekmez mi? soruları beynimizi yakıyor, kavuruyor...

****

Neyse bizim Bursa güzeli kızımız, annesi ile o dönem çok revaçta olan bir komedi filmini izlemek üzere sinemaya gidiyor. Sinemada film öncesi gösterilen reklamlar ve vizyona girecek film tanıtımlarında, birden bire ekranda kanal değişmeye başlıyor. Ses açılma görüntüsü geliyor.
Kızımız 'buraya da mı geldiniz? yeter' diyerek salondan kaçmak üzere ayaklanıyor. Fişini çekemediği için, kaçmak en iyi çözüm takdir edersiniz ki.
Annesi sakinleştiriyor ve oturtuyor kızımızı.
Ve o zaman anlıyoruz, bilince ne yüklersen, neye inanırsan, her gördüğünü ona bağlarsın,
kendini ona inandırırsın.
Bir reklam filmi hayatımızı bir kaç aylığına meşgul etmiş, ve bize korkmak fiilini hakkıyla yaşatmış.
Tabi hemen hepimizi aradı, rahatlattı, güldük, nasıl kandık biz buna dedik.
Acı da olsa farkındalık kazanmış olduk :)

Bu anı ile kendimize pahalı bir farkındalık kazandırmış olduk
Yıllar sonra bu anıyı kaleme aldım, reklam filmini sizlerle paylaşayım istedim.
Ama bulamadım :(

Şimdi tekrardan kafamda deli sorular? Acaba gerçek miydi????

Sevgilerimle,
Medine,

© 2016 Her Hakkı Saklıdır

18 Haziran 2017 Pazar

Baba Olmayı Hakedenlerin Günü


EBEVEYN OLABİLMEK


Bir kadın, bir erkek... Bir şekilde evren birleşmelerini uygun bulur.
Bu bazen severek, bazen nefret ederek, bazen mutlu, bazen umutlu olur bu birleşme.
Doğanın kanunudur ya hani, üreme iç güdüsüyle çiftleşir ve sırf kendi istekleri için,
soyları devam etsin diye çocuk yapar.
İşte o kararı alıp, dünyaya getirdikten sonra bireyi, onun herşeyinden mesul olur ebeveynler.
Dünyaya evlat gözlerini açar açmaz, ebeveyn onun yemesi, içmesi, okuması, barınması, karakteri, kişisel ve ruhsal gelişimi, evlenmesi gibi daha bir çok sorumluluğa evet demiş olur peşinen.

Yılda iki gün biçilir ebeveynlere... Takdir edilsinler diye ya da seneyi değerlendirsinler diye...
Tahmin edersiniz ki biri anneler günü, biri babalar günü...

Her daim yanındayım diyen babalara

En çok kimin mi babalar günü? 


*Vatan için şehit olan, doğmamış çocuklarını göremeyen, evladına hasret gidenlerin günüdür bugün.
Çocuğunu kendi anlık zevkleri için edinip, sokağa, çöpe atanların değil...

*Evladı için yokluk içinde bolluk yaratan, imkanlarını zorlayanların günüdür.
Varlık içinde, düşssün bana muhtaç olsun diyenlerin değil...

*Babası tarafından dövülen, hakir görülen, bir gün olsun takdir edilmeyen, çocukluk kahramanının gözüne girmek için sürekli çabalayanların günüdür bugün. Babası var olduğu halde, babasızlığı yaşayan çocukların günüdür bugün.

*Değişime ayak uyduran, evladına en güzel geleceği hazırlayan babaların günüdür bugün.
Ben babamdan böyle gördüm diyip bildiği yanlışı doğruya çevirmeyenlerin değil.

*Dar zamanda birbirine destek olan, anasının-babasının dönüp bakmadığı yerde, birlik olan bacıların, kardeşlerin günüdür bugün. Küçük yaşta kardeşlerine anne-baba olan koca yüreklilerin günüdür bugün.
Evladı evlada kırdıranların, küstürenlerin, kötüleyenlerin değil...

*Baba dediği odundan tecavüze uğrayan, satılan, doğru yolu bulmak için arkasına bakmadan kaçan evlatların günüdür bugün.
Evladına çınar olamayıp, gölgesinde dinlendirmeyenlerin değil...

*Çocuklarını doğuran anaya şiddet gösterip, aldatıp, hatta aynı eve metresiyle kapatanların günü hiç değil.
Evlatlarının anasına sahip çıkan, gül içinde bakan, değer veren babaların günüdür bugün...

*Evinin rızkını, alkole, kadına, pavyona götürüp, ailesini kuru ekmeğe muhtaç edenlerin günü değil. Bu çamurun içinden pırlanta gibi ışıldayıp, herşeye rağmen babasına sahip çıkan, saygı duyan evlatların günüdür bugün...

*Bir başına evlatlarını büyüten, koruyan, kollayan dua eden anaların günüdür bugün.
Ananın sütü korur intizarı tutmaz ama benim bedduam tutar diyip, ah eden babaların değil...

*Yanlışları görüp ailesinde, o hataları tekrarlamayan, dimdik kendi ayakları üstünde duran çocukların günüdür bugün. Evlatları için yuvasını ayakta tutmaya çalışanların günüdür.
Evladına bankamatik olarak bakan, çocuk yaşta çalıştıranların değil...

*Ailesinin ihtiyaçları için yurdunu terkedip, gurbet çekenlerin günüdür bugün.
Oturduğu yerde para kazansın diye evladını gurbete gönderenlerin değil...

*Hayata gözlerini ne zaman yumacak acaba dedirtenlerin değil, o olmazsa ben ne yaparım, eksik kalırım dedirten babaların günüdür bugün... Arkasından her daim güzel anılar bırakacak olan babaların günüdür...
Hayata ilk tutunma, sonuna kadar devam eder - Babalar Günü
Babaysan,
Korursun, gözetirsin. Derdiyle dertlenir, mutluluğuyla şenlenirsin.
Evladının karne gününden, mezuniyetine, düğününden, bebek sahibi oluşuna şahitlik edersin, huzur dolarsın, mutlu olursun.
İlk kavgasından, son kavgasına kadar ardında tek dayanak durursun.
Evladının ilk adımını attığı anda ki gururunu, devamında her başarısında yaşarsın.
Başkalarının çocuklarına da sevinirsin ama en çok kendi evladına sevinirsin, Rabbim bana da böyle hayırlı evlat verdi dersin.
Annelik zordur evet ama koca olan eşine de baba olur. Güçlü olmak zorundadır.
Babaysan, karını sevmesende, çocuklarının hatrına ona iyi davranırsın.
Saf ve temiz bir duygu olsa gerek ebeveyn olmak, maddi bir bakış açısını kaldıramayacak kadar ulvi bir histir.

Kahraman babanın kahraman evladı olur - Babalar Günü
Velhasıl ben kabul etmiyorum bugünün her evlat sahibi erkeğe bahşedilmesini.

Tüm babaların babalar günü, tüm annelerin anneler günü kutlu olsun diyemeyeceğim.

Hakedenin ki kutlu olsun, o da bir gün değil hergün olsun...

Hakkı olan babaların günü her gün olsun...
Bir günde değil, her günde değeri bilinsin, kıymetlensin.
Yokluğuyla evlatları sınanmasın...


Sevgiler,
Medine,

© 2016 Her Hakkı Saklıdır

30 Mayıs 2017 Salı

TRAJİKOMİK BİR ERASMUS HİKAYESİ


FRANSA'NIN MEDİNE İLE İMTİHANI

Okuyacağınız satırlar tamamen gerçek hayat hikayesi olup, baş rolde ise tabi ki ben varım :)
Hayatımda zaten aksiyonsuz bir günüm geçmiyor ama bazıları var ki, hakikaten olduğu anda can acıtıp, üzerinden zaman geçince güldüren türden...

ERASMUS PROGRAMI MI?

Efendim biliyorsunuz üniversite de öğrenci değişim programları var.
Bende liseden içimde uhde kalan Fransızca aşkıyla, zorunlu dil sınavını geçince, seçmeli yabancı dilde Fransızca'ya zıpladım. Zaten kararsız olsaydım da aynı tercihi yapardım muhtemelen. O kadar minnoş, sevimli ki hoca, insan alı koyamıyor kendini.
Neyse başarılı bir eğitim öğretim yılı sonunda, benim de inekliğimden mütevellit, Fransa - Nimes 'de ki Institute Vatel'e gitmeye layık gördü hocamız. Dört kız seçildik, üçümüz aynı sınıftayız, çömeziz, birisi de üçüncü sınıftan.

Hayatımda ilk defa pasaport çıkarıyorum, ama fotoğrafım eblek ötesi. O pasaporta ilk defa Schengen Vizesi basılıyor, vize fotoğrafı su götürmez eblek. Hani hiç konuşmasam o fotoğrafla bana kesin 'ay yazık ya bu salaklıkla napacak ki bu gariban orada' muamelesi görüyorum.


Arada kendimle ilgili mini bir bilgi vermek istiyorum. Hayatını derslerine adamış, çevreden bi haber, bildiğin saf, temiz yurdum insanıyım. Üniversite bile bozamamış düşün. Çünkü kendim gibi saf insanlarla beraberim yine. Allah'ın sevgili kuluysam demek ki o zamanlar. Düşünün ki askere uğurlanır gibi Ceyhan'dan otobüse bindirilmişim. Ne de olsa çevrede yurtdışına öğrenci olarak gidecek ilk kişiyim. Havam batsın demek isterdim ancak bu sevinci bile o zamanın en saf sevgi gösterisiyle yaşayan birisiyim, ancak şu günlerde şükür duyabiliyorum.  Rahmetli anneanneciğim kutu kola, fanta almış mahalledeki bakkaldan. Aile dostumuz ayakkabı kutusunda, pastalar, börekler getirmiş. Komşumuz elli tl sıkıştırmış cebime. Bir de bolca dualar var okunan, sağ salim gidip gelsin diye. Malum bir fetih söz konusu :) Anneannemin yine 2 alt 3 üst al yeter kızım tembihine rağmen, hani 50 kg alan battal boy sandık valizler var ya onla yola çıktım. Bunları aklınızda tutun zira sık sık gelecek karşınıza.

Neyse efendim, Osman Hoca (Fransızca eğitmenimiz) sıkı sıkı tembihledi, sakın birbirinizden ayrılmayın, birlikte hareket edin, sahip çıkın birbirinize. Tam da onun dediği gibi yaptık :)
Uçak saati sebebiyle, gideceğimiz yere de trenin ertesi sabah olmasından ötürü, 1 gece Paris'te kalmamız gerekiyor. Bizim 3.sınıf kızımız benim akrabam var orada kalırız dedi, bütün organizasyonu yaptı. Onun akrabası olur da benim olmaz mı? Can Mustafa dayım var orada, benim gittiğimi duyacak, başkasının evinde kalmama izin verecek. Ben de onu aradım, 'ev küçük hepinizi ağırlayamam ama seni bırakmam' dedi. Biz alanda indik, kızları bahsedilen akraba aldı. Apar topar vedalaştık sabah 10:00 treninde buluşuruz diyerek ayrıldık. Ben, masum köylü olarak, Mustafa dayı rehberliğinde, Champs-Elysees senin, Eiffel benim, Concorde Meydanı bir başkasının sabahın 3 üne kadar gezdik. Sabah erkenden geri kalktık, benim sandıkla çıktık, Gare du Nord ' a geldik.
Gare du Nord
Ben ne bileyim o kadar büyük olacağını tren garının, gördüğüm tren garları malum. Biz kara tren çocuklarıyız, adamlar hızlı trenle seyahat ediyorlar düşün. Tabi o kadar büyük bir tren garında takdir edersiniz ki arkadaşlarımı bulamadım.

ARAMA ÇALIŞMALARI

Dayım soruyor
-Adamın numarasını aldın di mi?
*Hayır!
-Kızların numarası var mı?
*Var ama kapalı!
-Adamın ismi ne?
*Bilmiyorum! Sadece 1,55-60 boylarında kel olduğunu biliyorum.
-Ah Medine ah....
(!!! Söylemeye korkuyorum, bizim sınıfta ki kızlardan birinin elinde dosyası olduğundan, tüm okul kayıt evraklarımı, pasaportumu onun dosyasına verdim ve almayı unuttum)
-Burası büyük bir alan, sen karşıdan ben buradan, tüm bölümleri geziyoruz, kızların isimlerini veriyoruz, tren bileti almışlar mı soruyoruz.
*Tamam dayı.

Tabi bizim gördüğümüz okulda ki Fransızca şundan ibaretti, sabah uyanırım, dişlerimi fırçalarım, cafeye giderim, kahve içerim, (ara sıra hocanın keyfine bağlı) piyano çalarım, eve gelirim, dişimi fırçalarım, saçımı fırçalarım, uyurum. Gramerde iyi de, pratikte ki Fransızca bunları ifade etmekten öte değil. Gel adamlara arkadaşlarının tren bileti alıp almadığını sor. Bir de nasıl fenalar, İngilizce konuşmuyorlar, Fransızcam nasıl başlarsam başlayayım, saçlarımı fırçalarım, dişimi fırçalarım, uyuruma bağlanıyor, adamlar bana tip tip bakıyor, kim bu deli dercesine.

Neyse ben ağlaya ağlaya elim boş başa döndüm. Dayım 'yok kızım bunlar burada, sözleştiğimiz trene ben biletini aldım, gel trende buluruz onları ' dedi. Benim sırt çantam, sandığım ve ayakkabı kutusunda ki kurabiyelerim, böreklerim ile treni baştan sona tanıdık yüzleri aramam zaten hali hazırda yerini alanların dikkati çekti. Dayım sonda indi, dedi ki senin yerin en başta, git oraya otur. Yeniden tüm ağırlıklarla en başa yürüdüm, yerleştim. Tabi eşyalardan bana arta kalan yere sığmaya çalıştım.

Tren hareket etti, benim sinirlerim boşaldı. Ağlıyorum, etrafı izliyorum. Çıkardım günlüğümü, olanları yazıyorum. 3 saat sürdüğünü söylemişlerdi Paris - Nimmes arası. Tam 3 saat sonra ben toparlanırken, camdan hızla geçen yazıları gördüm.
Bienvenue Nimes (Hoşgeldiniz)
Aurevoir Nimes (Hoşçakalın)
Şaka mı bu? Cama yapıştım, durmadı tren.

Azıcık açılan Fransızcam'la araya diş fırçalama, saç taramayı ekleyerek tabi ki derdimi anlattım, salya sümük. Tabi ki kimse yardımcı olmadı, herkes biz mi hemen zıplasın?. Zaten tipimde hayır yok, o sandıkta belki de 50 parçaya böldüğüm eski sevgilimi taşıyorum, elimde bir ayakkabı kutusu, kim güvenir de yardımcı olur.

Ben ilk durakta indim, zırlaya zırlaya. Marseille imiş orası. Trenden indiğim yerden karşıya geçmem lazım, tüm o eşyalarla. Hiçbirinden vazgeçmeden, merdivenlerden çıktım (üstelik yürüyen merdiven değil) karşıya geçtim, orada ki danışmaya gittim. Zenci bir din kardeşimiz tabi ki benimle ilgilenmedi, başından savdı. 'Karşıda ki trene git bin' dedi. Tekrar geçtim karşıya, meğer bölümlere uygun durman lazımmış, duramadığım için, tren geldi kapılar açıldı kapandı, ben harekete geçene kadar gitti, arkasından el salladım. Yine ve yeniden tüm eşyalarla karşıya geçtim merdivenlerden, kanter içinde. Tabi benim musluklar açıldı, yine başladım ağlamaya.
O arada bir Hintli, halime acıdı, ki zaten bahsetmiştim, bunları yaşamadan evvel de acınacak bir yüze sahiptim, düşün o zaman ki durumu. Dedi ki, 'senin trenden inmemen lazımdı, o tren geri dönecekti ve Nimes'de duracaktı'. Bir bilet ofisine götürdü, ücretsiz bana yeni bilet kestirdi sağ olsun. Ve tekrar karşıya geçmemi söyledi!!!!

O eşyalarla nasıl bir işkence yarabbim, tekrar merdiven çık, yürü, bir daha in.

Bu sefer deneyimliyim, sistemi kavradım, binmem gereken yerin en ön safında yerimi aldım. Tren geldi, kapılar açıldı, ben ise savaşa gidercesine, inenleri ezerek yerleştim trene. Ama oturmadım, kafaya koydum, tren bir daha geçerse durmadan,bir şekilde toparlanmakla vakit kaybetmeden durduracağım treni. Kendimi yine de garantiye aldım, çok uzun cümleler kurmadan, Nimes di mi? diye sorularla onay aldım ve gözüme 6-7 kişiyi kestirdim. Birimiz kaçırsak, diğeri kaçıramaz nasıl olsa. Vel hasıl ayak üstünde, sol elimde ayakkabı kutusu (nimet yere de konmaz ki), sol elim valizin tutacağında, hazır nazır bekledim ve indim tam yerinde trenden. Artık açıldığım için, bir teyzeye gittim, nasıl telefon ederim diye sordum, karşıda bir yeri gösterdi oradan telefon kartı al dedi. Eşyalarımı çaktırmadan onun yanına bıraktım, hemen Osman Hoca'yı aradım. Keşke aramasaydım, bir sürü kızdı, neden ayrıldın arkadaşlarından, onların başına neler geldi biliyor musun sen? Bekliyorlar seni ara bul onları, birlikte gidin okula dedi kapattı. Ben başıma gelenleri anlatamadım bile...
Bu arada dayım da bir arkadaşını organize etti, o beni alıp götürecek okula. Ama gel gör ki ne kızlar var ortalıkta, ne de dayımın bahsettiği kadın.Dayım bana oranın Turkcelli sayılan Orange hattı almış, bir türlü açılmadı derken bir baktım telefon çalıyor. Arayan dayım!!
- Neredesin? arkadaşım seni bekliyor, bulamıyor kaç saattir?
*Dayı beni yanlış trene bindirmişsin sen (çamur atıyorum adama birde)  Marseille indim v.s hikayeyi kısaca anlatıyorum.
-Kızım ben sana demedim mi? Hızlı tren bu Marseille direk gidiyor, dönüşte Nimmes duracak diye.
*Duymamışım ben onu dayı. (Geri basma operasyonu)
-Tamam git anons yaptır, kadının adı Françesca.
*Tamam dayı.

Al yeni bir aksiyon daha... Gittim anons merkezine,
*Bayan Françesca lütfen danışmaya!!! ananonsu geçtik.
Ses yok.
*Türkiye'den gelen kızlar ad ve soyadları ile birlikte lütfen danışmaya anons geçtik.
Ses yok.
Baktım olmuyor,
*Medine Sarı'yı bekleyen var mı? Varsa danışmaya lütfen anonsu geçtik.
 Fransızcam ilerledi farkındaysanız :) Her ne kadar bu yaratıcı anonsumla tarihe geçsemde, ne yazık ki yanıt gelmedi.

Baktım olacak gibi değil, taksiye binmeye karar verdim. Ama gel gör ki elimde hiç bir evrak yok, hepsi diğer kızda :)
Taksici neresi dedi, Institute Vatel dedim. Hotel Vatel mi? Institute Vatel mi? sorusuna artık bağırasım geldi. Bitmedi mi Allah'ım derken, saatli bomba patlamasına saniyeler kala yapılan kablo seçimi gibi okul olanı dedim ve gittik.
Bir baktım bizim kızlar kapının önünde oturuyor, o arada taksiciye 200 eur verdim, 20 eur olan taksi ücreti için. Adam helal süt emmiş :) para üstümü verdi.
Institute Vatel - Nimes
Hiç bu kadar mutlu olmamıştım, kızlar bana trip atıyorlar tabi başlarına olaylar gelmiş. Onları alandan alam adamın karısı istememiş kızları, adam geri getirmiş tren garına. Orada da sabahlamak yasak olduğundan, kızları pitbulların olduğu bir yere kapamışlar. Onlarda sabah ilk trenle gelmişler okula. Benim hikayem onlarınkinin yanında sönük kaldı tabi. İkidir hikayem prim yapmıyor neler yaşadım oysa...

Netice de ısrarla nimettir diyip yere dahi koymadığım Nuran Teyzemin pastaları börekleri, rahmetli anneannemin kutu kolaları, fantaları bizi besledi. Yurt parası, depoziti derken, elimizde para kalmadı. sabahtan akşama okul, sonra çalışma derken, marketlerin 6 da kapanması, oraları tanımamız, düzene alışmamız derken bize can oldu güzel yürekli insanların yaptığı yolluklar.

Sonuç ne mi derseniz? Bir kadın her şekilde başının çaresine bakabiliyor. Güzel kalpli insanların duası dünyanın diğer ucuna dahi seninle gelebiliyor. Karşında ki insanın emeğine, gönlünden geçene hor bakmazsan, o sana ilaç oluyor, derman oluyor, aç karnını doyuruyor.
Eblek bir surat ifadesi, yurt dışında acındırıcı bir faktör sayılmıyor, tecrübe ile sabit :)
Haaa birde ne kadar bilsen de bir dili, dişlerimi fırçalarım, saçımı fırçalarım, uyurum asla unutulmuyor... :) :) :)


Sevgiyle,
© 2016 Her Hakkı Saklıdır

16 Ocak 2017 Pazartesi

Helikopter Anne-Babalar Kimlerdir?


HELIKOPTER ANNE-BABALAR



Elbette ki konuyu bir uzmandan yazılmış hali ile değerlendirilmesi, okunması daha verimli olacaktır ancak ben de naçizane bildiğim kadarıyla ve gördüğüm kadarıyla bu konuda yazmadan edemedim.
Şimdiden konunun profesyonellerinden özür dileyerek azıcıkta olsa değinme gereği hissettim.

Helikopter Anne-Baba Kimdir?


Helikopter Anne-Baba terimi 90 lı yıllarda çıkmış ve  yazılan bir kitapta terime yer verilmiştir.
Helikopter Anne - Baba ne demek diye sorulsa nasıl açıklarım diye düşündüm. Benim henüz bir evladım yok. Ancak ebeveyn olan kıymetli dostlarım, arkadaşlarım var. Hatta bence bu tarz anne baba ile büyümüş yaşıtlarımın şu anda hayatta ki bire bir inceleme fırsatı bulduğum duruşları var.

Helikopter Anne-Baba

Bir kaç soruyla isterseniz anlatayım;


- Çocuğunuzun sorumluluk alamayacağına mı inanıyor musuz?
- Gözünüzde hala çok mu küçük?
- Ödevlerini siz olmazsanız yapamayacağına inanmıyor musunuz? Ya da oturup siz yapıyor musunuz?
- Hatalı olduğunu bildiğiniz halde, çocuğunuzun gönlünü hoş etmek çabasıyla bütçenizin yettiği kadarıyla hediyelerle sevindirmeye çalışıyor musunuz?
- Aldığı karar ne olursa olsun, ona güvenmeyip hayatına müdahil oluyor musunuz?
- Kendi kendine yetemeyeceğini düşünüp, yediğinden içtiğine, giyimine, özel hayatına birebir müdahale edip, sizin kararlarınızla onun hareket etmesini sağlıyor musunuz?
- Çocuğunuz haksız, suçlu olduğunda dahi, onun yanında insanlara karşı onu haklı çıkarıyor musunuz?
- Hayatına giren her bireyin onun dengi olmadığını, kıymetinin bilinmediğini, oğlunuzun veya kızınızın ezildiği hissine sıklıkla kapılıyor musunuz?
- Çocuğunuz kendini ifade edebilmesine rağmen, doktorda bizim ... mız ağrıyor, okulda biz bu konuyu anlamadık ve ödevimizi yapamadık, özel hayatında biz seninle mutlu olacağına inanmıyoruz, iş hayatında bu şirketin bizi memnun ettiği kanaatinde değiliz gibi çoğul cümleler kuruyor musunuz?
Helikopter Anne-Baba
- Yetişkin birey olmuş evladınızı hala iş görüşmesine götürüyor ya da yerinde görelim diyerek sıklıkla iş yerine ziyarete gidiyor musunuz?
- Evinden uzakta okumak, çalışmak durumunda olan evladınızın hala evinin temizliği, çamaşırı,
yemeği ile siz mi alakadar oluyorsunuz? Ya da evinin ihtiyaçlarını hala siz mi alıyorsunuz?
- İşine, okuluna, kursuna, yarışmasına rahatlığından ötürü geç kalan evladınızın bu durumdan ders çıkarması yerine, tüm koşullarınızı seferber edip koşarak gideceği yere yetiştirir misiniz?
- Sorumluluk sahibi olmamasından şikayet edilmesine rağmen, konuya hemen dahil olup ama onun buna şimdiye kadar ihtiyacı olmadı, o böyle birisi diyerek aklama çalışmalarına giriyor musunuz?

Daha buna benzer o kadar soru var ki, üzgünüm ama bunların çoğuna yanıt evet ise Helikopter Anne-Babasınız.
Helikopter Anne-Baba

Aslında anlatılmak istenen evladınızı sevmeyin, onun yanında olmayın değil.
Birey olarak yetiştirin,özgürce karar alabilecek, ayakları yere basan, hatalarından ders alan, düştüğü zaman kalkmayı öğrenebilen, insanlığa hizmet eden çocuklar büyütün içerikli tüm bunlar.
Sürekli peşinde koşmak, hayatına aşırı müdahelede bulunmak, her sıkıntısında aşırı destek ve yardımda bulunmak, en kıymetli varlığınızın ne yazık ki hayatına yapabileceğiniz en düşmanca davranıştır ve kalıcı izler bırakır.

Bu tutumların neticesinde bireylerde kalıcı sorunlar yaratır.

Helikopter Anne-Baba Tavırları Neticesinde Bireylerde Görünen Genel Özellikler;


- Kendine saygı duymama

Kendine saygı duymayan bir birey çevresine de saygı duymayacaktır ve kendini saygın göstermek için nesneleri (lüks bir ev, araba, kariyer, para, v.s) karakterinin bir parçası olarak görüp, kendini saygınlaştırma çabasına girecektir.

- Aile bireylerine (özellikle anneye) bağımlılık- Özgüven eksikliği

Anne, daha cenin karına düşer düşmez evladı ile özel bir bağ kurar ve bu tüm gelişim, yetişme süresinde devam eder. Helikopter ebeveynlerde, anne bu sebeple daha etkindir ve hayatı boyunca anne sözünden çıkmayan, annenin kanatları altından ayrılamayan öz güvensiz bir birey doğar.

- Bastırılan duygular, oturtulamayan kişilik

Ailenin istediği gibi yaşayan, konuşan, karar alan birey; zor da olsa bir kişiliğe kavuşur ancak baskı altında hissettiğinden , kendi doğrularını yaşamayaz. Aileden uzak olduğunda ise yeni limanlara güvensiz adımlar atmayı deneyimler, ailenin hudut sınırına girene kadar bu zevki tadar.

- Yetersizlik duygusu


Birey o kadar çok ebeveynlerin yönlendirmesinde kalmıştır ki, kendi başına yumurta dahi kırabileceğine inanamayacak hale gelir. Çünkü ailesi olmadan o bir hiçtir.

-  Bencillik

Ebeveynler hayatlarının merkezine aldıkları, kendi yaşayamadıklarını direttikleri birey adayına ne yazık ki en önemli, en mühim kişi sensin. Hayatında senden daha üstün kimse olmadı, olmayacak ve herşeyin en iyisine senden başkası layık değil tarzıyla yanaştığından, nur topu gibi egoist bireyler insanlığa karışır.


- Sağduyu yetersizliği


Birey bencil yetiştiğinden, olaylarda ne yazık ki objektif olmayı beceremez.
Her ne yaşanırsa yaşansın, sonucunda onun haklı olması, aldığı zararların bir şekilde temin edilmesi (ki zarar verse bile daha evvelinde hediyelerle ödüllendirildiğinden kendinde hak görür),
karşısında ki insanın üzülmesi, kırılması, darılması düşünemeyeceği kadar kıymetsiz bir olgu haline gelir.

- Karar verme mekanizmasının zayıflığı


 Hayatının dönüp noktasında dahi olsa, anne baba yardımıyla sonuca varabilen, onlar uygun görürse hareket edebilen bireyler, kendi hayatlarını değil,
ebeveynlerin yaşamayı hayal ettikleri yaşamı sürerler.

- Problemler karşısında çözümsüz kalma


Ebeveynler her kaos anında bireyin yanında bulunduğundan, hayatı boyunca bir başına çözüme ulaşamamış birey, en ufak bir sorun esnasında ebeveynlerine koşar. Koşamadığında ise kendini haklı çıkaracak, konu ile alakalı (gerekirse geçmişe dayanarak) argümanlar çıkararak ve kendini ifade etmekten ve karşısında ki kişiyi dinlemekten yoksun bir halde koyu bir tartışma içine girer. (Nitekim ailesi daha sonra müdahil olup onu girdiği tartışmadan kurtarır)


Sonuç mu?

Helikopter Anne-Baba
Tüm bunların neticesinde geleceğe ürkek adımlar atan, güvensiz, değersiz, yetersiz, bağımlı,
obsesif, ifade eksikliği yaşayan, dışarıda çekingen ancak evinin içerisinde agresif ve keskin tavırlı, içine kapanık, hakkını arayamayan, işlerini genellikle başkaları üzerinden halletmeye alışan, kimlik ve kişilik sorunu yaşayan bireyler topluma karışır.


Bunun yerine sağlıklı anne babalar ile kendilerini ifade edebilen, ayakları üzerinde durabilen, inançları arkasında durabilen, karar alabilen, öz güvenli ve sağduyului sevgi dolu nice bireylerin yetişeceği sağlıklı ve mutlu bir dünya hepimizin tek ihtiyacı.

Çocuklarınızın ayakları üzerinde durmasını istiyorsanız, omuzlarına biraz sorumluluk yüklemekten kaçınmayın.


Sevgilerimle,
Medine,


© 2016 Her Hakkı Saklıdır

19 Aralık 2016 Pazartesi

GÜZEL ATLAR DİYARI KAPADOKYA


Güzel Atlar Diyarı Kapadokya

İşimiz gereği, Avrupa'dan getirdiğimiz turistleri götürdüğümüz ana destinasyonumuz
Kapadokya olunca, turizm de bu sezon istenildiği gibi olmayınca, geç başlayan operasyondan
faydalanıp, eşimle bizde kendimizi Kapadokya'ya attık.

Daha evvel de gitmiş olmamıza rağmen, büyük bir aşk ile, hiç gezmemişiz gibi turist olduk biz de.
O kadar görülecek yeri var ki, yetmiyor 3 gün.

Biz Antalya'dan yola çıktık ve buradan itibaren başlıyorum yazmaya.

21.11.16 - Pazartesi - 1.Gün - Konya


Sabah erken saatlerde yola çıkıp, molalarla Konya Mevlana Müzesine girdik.
Öncelikle belirtmeliyim ki, daha evvel giriş ücretli iken, sistem Mevlana'nın  'Gel ne olursan gel'
sözüyle yaptığı çağrıya uygun halde ücretsiz yapılmış.

Gönüllerin Şehri Konya Mevlana
Gönüllerin Şehri Konya - Mevlana



Mevlana'yı yazmaya cürret edecek değilim ancak bildiğiniz üzere manevi aşk ve sevgi, birlik, beraberlik üzerine günümüze kadar gelen deyişleri felsefesini anlatır.
Ne zaman gitsem, manevi bir haz duyarım, ruhuma yakın hissederim bedenimi.
Gönüllerin Şehri Konya Mevlana
Mevlana döneminde Dergah olarak kullanılmış, tekke ve zaviyelerin kapanmasıyla, Atatürk tarafından müzeye dönüştürülmüştür. Müze içerisinde el yazması Kur'an-ı Kerim ler var ki, zamanla bozulmasın, güveler yemesin diyerek mum isiyle yazılmış. Hayran olmamak elde değil.

Avlu içerisinde dervişlerin türbeleri ve hücreleri, mescit, matbah, şadırvan, şeb-i aruz havuzu, Mevlana Hazretlerinin ve ailesinin türbeleri bulunuyor. Ayrıca o dönemde kullanılan tüm araç gereçlerin, dervişlerin ve öğrencilerinin giyim kuşamlarının sergilendiği bölümler açıklamalarla mevcut.

Gönüllerin Şehri Konya Mevlana
Her yıl Şeb-i Arus etkinliklerine misafirlik eden Mevlana Müzesi, Türkiye'de en çok ziyaret edilen 3. müzedir.

Sema Gösterisinden Bir Kare
***Şeb-i Arus, Düğün gecesi manasına gelir. Mevlana Hazretleri ölümünün yaradan ile kavuşması olarak düşündüğünden düğün gecesi olarak adlandırılır. Her yıl Aralık ayında kutlamalar ile anılır.

 


22.11.16 Salı - 23.11.16 Çarşamba - 24.11.16 Perşembe - Kapadokya



Yakınında bulunan dağların püskürttüğü lavların, zamanla yağmur ve rüzgar aşındırmasıyla oluşan, günümüze Peri Bacaları olarak gelen, (yanlış bilmiyorsam) dünyada eşi benzeri olmayan, güzel atlar diyarıdır Kapadokya.
 
Kapadokya
 
Yerleşim konusunda ciddi anlamda tarihe ışık tutan Kaymaklı ve Derinkuyu yer altı şehirleri var ki bunlar açılabilenler. Örümcek ağına benzer bir sistemle 200 e yakın yer altı şehri olduğu bilinmektedir.
Underground City - Yeraltı Şehri - Kapadokya
Doğa olaylarıyla her ne kadar örnek teşkil etse de, tarihte de büyük bir önem taşıyor.
Hitit İmparatorluğundan, Perslere, onlardan Kapadokya Krallığına, ardından Roma'ya ve Selçuklulardan Osmanlıya derken Türkiye toprakları içerisinde kalmıştır.
İlk Hristiyanların, kayalara oydukları freskler, kiliselerden ötürü Hristiyan camiası içinse büyük önem taşır.
Göreme Açık Hava Müzesi Kilise İçi - Goreme Open Air Museum
Türkiye'de tanınması ve daha çok önem görmesi ise çekilen sayısız diziyle mümkün olmuştur.
Sinasos - Mustafapaşa - Kapadokya
Daha evvel balon turu yaptığımızdan bu gidişimizde yapmadık.
Ancak şiddetle tavsiye ediyorum, mutlaka sabahın o erken saatinde kalkmalı, yukarıdan o eşsiz güzellik izlenmeli, inince ikramlar ile sertifikalar alınmalı.
Ne kadar anlatsam da yaşamadan anlamak mümkün değil.

Kapadokya - Balon Turu
Gezilecek çok yeri var elbette ama ben sadece gidebildiklerimizi anlatacağım.

Göreme Açık Hava Müzesi

Göreme Açık Hava Müzesi - Göreme Valley - Kapadokya
Vadi içerisinde kayalara oyulmuş kiliseleri, şapelleri, yemekhaneleri, eğitim alanları  ile manastır hayatına ev sahipliği yapılmış bu bölgede.
UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer almakta bu bölge.
Hz. İsa'nın hayatından betimlemelerin bulunduğu duvar işlemeleriyle,
Aziz Basileus Kilisesi, Aziz Barbara Kilisesi, Yılanlı Kilise, Karanlık Kilise, Çarıklı Kilise, Tokalı Kilise ve Elmalı Kilise, aynı zamanda Kadın - Erkek Manastırı mutlaka gezilmeli.
Göreme Açık Hava Müzesi Kilise İçi - Goreme Open Air Museum


Uçhisar Kalesi


Bu ziyaretimizde kaleye çıkmadık ancak daha evvel Kapadokya'yı zirveden görmüşlüğüm var.
Eğer vaktiniz ve enerjiniz varsa mutlaka tırmanmalısınız kaleye.
Gecesinde gündüzünde eşsiz bir manzarası var Uçhisar'ın.
Aynı zamanda merkezde satılan kuru meyvelerden almadan, tatmadan dönmeyin.
Uç Hisar Kalesi Gece Görünümü

Aşk veya Bağlıdere Vadisi


Yaklaşık 5 km lik alanda yer alan vadiye biz yürüyüş yaparak indik.
Mevsimi olsa belki bağlardan üzüm de yerdik ama olsun.
Balon turu yaparsanız eğer, mutlaka üzerinden balon ile geçiyorlar.
Düğünler için de uğrak mekanlardan birisi bu vadi, demeden geçemeyeceğim.

Aşk Vadisi


Üç Güzeller


Turla gidilirse mutlaka fotoğraf molası verilen bu yer, Kapadokya'nın simgesi haline gelmiş durumda.
Hani kartpostallarda, fotoğraflarda gördüğümüz iki büyük bir küçük peri bacası var ya işte burası orası :)

Üç Güzeller Kapadokya


Mustafapaşa - Sinasos 

Sinasos - Mustafapaşa - Kapadokya
1924'te ki mübadele sonucunda Sinasos boşaltılmış ve adı Mustafapaşa olarak değiştirilmiş.
Çok hüzünlü hikayeler var, insanın içini acıtan cinsten. Rumlardan kalan taş evleri restore edilmiş ve
butik otel olarak turizme açılmış.

Sinasos - Mustafapaşa - Kapadokya


Paşabağ - Rahipler Vadisi


Ahh nasıl anlatsam burayı bilemedim.
Öylesine güzel ki, oluşumu devam eden peri bacaları var.
Paşabağ Kapadokya
 Aslında vaktiyle keşişlerin kendilerini kapadıkları bir alan olduğundan Rahipler Vadisi adıyla da biliniyor. Işıklandırmaları, yürüyüş parkurları yapılmış. Oyukların içlerine rahatlıkla girip gezebiliyorsunuz.
Paşabağ Kapadokya
Vadi de aynı zamanda orjinal taşlar satan  hediyelik eşya satan yerler de var. Taşlara merakınız var ise
burayı mutlaka değerlendirin.

Paşabağ Vadisi - Kapadokya
Güvercinlik Vadisi


Kapadokyanın en derin vadilerinden birisi burası.
Yüzyıllarca güvercinlere ev sahipliği yapmış bu vadi ki hala da var.
Bağ ve bahçelerde toprak verimi için güvercin dışkıları gübre olarak kullanılmış ve kullanılmaya devam ediyor.
Ayrıca geçmiş zamanlarda fresklerin harç malzemelerinde güvercin yumurtaları kullanıldığından büyük önem taşımış.
Güvercin Vadisi

Kaymaklı Yer Altı Şehri


4 katını gezebildiğiniz, aslında 8 katlı olan ve yerin 20 metre altında yer alan şehrin kapasitesi yaklaşık 5000 kişi.
Yeraltı Şehri - Underground City - Kapadokya
Tüm yer altı şehirlerinde aynı mantıkla inşaa söz konusu. Koridorlarla birbirine bağlanan oda ve salonlar, şarap depoları, su kuyuları, mutfak, erzak depo alanları, havalandırma alanları, ibadethaneleri bulunmakta.
Haneleri birbirinden ayıran, içeriden bir çocuğun dahi kolayca kapatabileceği, ancak dışarıdan girişi engelleyen sürgü formunda yapılmış büyük taş kapılar bulunmakta.

Kapalı alan korkunuz varsa zorlayabilir. Zira bazı alanlarda cidden dar alanlardan geçmeniz gerekecek ve yerin 4 kat kadar altına iniyorsunuz. Yine de görülmeye değer bir yer.
Underground City - Yeraltı Şehri - Kapadokya
****

Gitmişken şarap evlerini ziyaret edin, çömlek yapın, testi kebabı yiyin, sufi gösterisinin de olduğu Türk Gecesi'ne katılın, az uyuyup çok gezin, bol fotoğraf çekin, çekilin olur mu?

Benim yine de eksiklerim var hala göremediğim.
İlk fırsatta Gülşehir'e gidip Hacı Bektaş Veli'yi ziyaret edeceğim.


Son olarak ne yaparsan yap AŞK ile yap sloganına gönderme yapayım ve yazımı sonlandırayım...
Paşabağ  Vadisi - Kapadokya

Sevgiyle,
Medine,

8 Aralık 2016 Perşembe

Her Kalp Kendi Hayat Melodisini Çalar



Dilini Terbiye Etmeden Önce Yüreğini Terbiye Et.  Çünkü Söz Yürekten Gelir, Dilden Dilden  Çıkar

Mevlana...


Oysa ben neden yaklaşık bir aydır yok olduğumu yazacaktım.
Kapadokya seyahatimi anlatacaktım,
KOSGEB kursunu yazacaktım,
Yıllık izinde nasıl yorulursunuza değinecektim,
Ki birazdan okuyacağınız üzere öyle olmadı, olamadı...

Ne kolay insanların hayatlarını yargılamak.
Hatta kendilerince karşısında ki insanın hayatını,
tanımadan, bilmeden analiz edenlere gıpta ediyorum. Ne cesaret!!!
Peki ya herşey hakkında zikri olup, fikri olmayanlara ne demeli?
Hayat onlar için çok sıkıcı olsa gerek.
Nitekim baktığında seni çözer bu insanlar, tahliller yapar,
kendince de haklı olur ve sıkılırlar, monotonluktan şikayet ederler, akıl verirler.

Değişime gönül verdikçe, insanlarla olan ilişkilerim konusunda istisnasız,
samimiyetim hususunda sınanıyorum.
Gün geçmiyor ki kendimce aldığım önlemleri aşmasın kendini bilmeyen hadsizler.
Hümanist olduğuma lanet etmeme ramak kala bir yerlerdeyim...

Ön yargılı davranmama sözü verdim kendime,
Kapılarımı hemen açmama sözü de verdim ayrıca.
Ama gülen yüzümü eksik edemedim. O zaman kimliksiz bildim kendimi.
Kötü kalpli olmak istemedim, olmamaya da gayret ediyorum üstelik.
Kabalaşmayacağıma dair kendime söz verdim.
Kalitesi olmayan ve bana bir katkısı olmayacağına inandığım tartışmalardan da
uzak kalmak için zaman zaman ekstra çaba gösteriyorum üstelik.
Cahille tartışmamaya, algısı açık değilse anlattığıma nefes tüketmemeye söz verdim.
İnsanların benim hakkında fikirlerini önemsedim,
Ancak eleştirilerinden ders alıp, ağır sözlere takılmadan devam ettim yoluma.
Bunun tersini yapanlara destek oldum, konuştum sakinleştirdim.
Ta ki bugüne kadar...
Tam da destek olduklarımdan biri bugün özel hayatım hakkında kendince yorumlarını sıraladı.
Öyle ki aşağılar vaziyette. Şaşırdım, dondum kaldım.

Verecek çok cevap vardı, bir kısmını verdim.
Devamını getiremedim, dedim ya bir sürü söz verdim kendime.
Belli ki bir yerde bir hata yaptım ki, kendinde yorum yapma hakkı buldu,
çok kızamadım da işte bu sebepten...



Peki kadınlar neden canlarının acıdığı yerden, hemcinsini incitmeye çabalarlar?
Neden kırıldıkları yerden, hemcinsinin de kolunu kanadını kırmaya uğraşırlar?
Kendi yaşadığı mutsuzluğu, neden tüm ilişkilere, kişilere mal ederler?
Neden senin giyimine, kuşamına, konuşmana, oturmana kalkmana yaftalar bulurlar?
Yaşadıkları tüm sıkıntıları, nasıl bir ustalıkla karşısında ki insana da olabilecek gibi bir senaryoyla uygun hale getirebilirler?


Gerçekten de anlamıyorum, anlamakta güçlük çekiyorum.

Her birey kendi içinde,
kendi ruhunda,
kendi yaşamında,
kendi omuzlarının kaldırabildiği derecede,
boğuşmak zorunda kaldığı sorunlarla yüzleşmek zorunda kalıyor zaten...
Sen mutsuzsun diye, sen huzursuzsun diye herkes öyle olmak zorunda değil ki!
Karşında ki, sağında ki, solunda ki insana kendi mutsuzluğunu aşılayacağına,
kendi kaosuna çekeceğine, onun huzurundan, mutluluğunundan, ışığından sebeplensen?
Belki kirlenen ruhun aydınlanır, kalbin bir nebze olsun huzurla kan pompalar, beynin pozitif düşünceyle dolar.
Belki yani işte. Bir umuttur benim ki...

Bir denesen, bir tadına baksan...
İnan bana bir daha pişman olmayacağın, yolundan ayrılamayacağın bir iç huzura erişeceksin.
İşte o zaman senin de çekirdek ailenden başlayıp, tüm çevrene yayılan olumlu anıların olacak.
Kalbini güzelliklerle doldur, ritmine kulak ver, melodisine uyum sağla...





Kendime Not


* Hala insanlarla arana sınır koymayı beceremiyorsun. Bu konu üzerinde daha yoğun şekilde çözümler üretmelisin!

* İnsanlara yardım ihtiyaçları olduğunda, çözümlediğinde gösterdiğin tavrın sonucunda, karşında ki kişi bunu zaten yapman gereken bir durum gibi görüyor. Ya yardım etme, ya da bunun bir yardım olduğunu söyle karşındaki ne!

* Evet ve Hayır deme konularında biraz daha çalış! Taviz verme!

* Kalbini kıran birini beynin affetmesi 6-8 ay sürüyormuş, kalbinde herkese yer verme!

Sevgiyle,
Medine,

© 2016 Her Hakkı Saklıdır

18 Ekim 2016 Salı

BERI GEL BERI! DAHA DA BERI!

Ayna Misali


Beri gel beri! Daha da beri!
Niceye şu yol vuruculuk?
Madem ki sen bensin, bende senim,
Niceye şu senlik, benlik?
Mevlana


Neysen, çevrende o!

Hayatına çektiğin insanlardan tut,
Etrafında oluşan kısır döngülere kadar hepsi senin eserin.
Çevremiz bizim aynamız, bizde çevremizin aynasıyız.
Karşımıza çıkan her canlı bize öğretmen,bizler öğrenciyiz
ve aynı şekilde öğretmenlerimiz bizim öğrencimiz...
Güzel insan olursan çevrende güzelleşir.
O zaman neden çevremizi hırslı, intikam peşinde koşan,
egoları kendilerinden büyük, kibirli, kıskanç insanlarla kirletelim ki?

Çevrenizde tekrar eden olaylar silsilesi yaşıyorsanız,
Sürekli aynı tarz insanların karşınıza çıktığını görüyorsanız,
Sıklıkla olaylar karşısında çözümler düğümleniyorsa,
Kapana kısılmışlık hissini daha yoğun duyuyorsanız,
Yaşanan her durum size karşı gibi geliyorsa,
Bir labirentin içinde sürekli dönüp duruyorsanız,
Birbirini takip eden aynı başlangıçta buluyorsanız kendinizi,
Bana bir kulak verin...

Tam da bu hislerle doluyken bir şekilde yolum ışıkla doldu.
Biliyorsunuz ki kendi dönüşümümden yola çıkarak yazıyorum.
Birlikte en azından ruhumuzu boğan bir kaç yükten arınmaya,
kendinizi dinlemeye ne dersiniz?

TEMİZLİK


Derin bir temizliğe giriştim. Buna dolabımdan başladım.
Gereksiz alışverişlerimi bıraktım,az ama öz ile mutlu olmayı öğrendim, öğreniyorum da.
İhtiyacım ise aldım, değilse mutluluğu alışverişte aramadım.
Aksine elimdeki ile daha mutlu olduğumu fark ettim.

Sonra bunu çevremde gereksiz kalabalık yapanlarda uyguladım. Bana sadece sorunlarından
bahsedenlerden, sıkıntılarını anlatanlardan, dedikodu yapanlardan uzaklaştım, ya da dedikodularına müsaade etmedim. (Burada hala sınav veriyorum itiraf edeyim)

Bana yük olan gereksiz kaprislerimden, ön yargılarımdan arınıyorum. Bu öyle kolay değil, bir anda
olacak gibi hiç değil.


DOLU TARAF


Bakış açımı karşımda ki durumu yargılamadan, objektif olmak ve olumlu yönlerini görmek konusunda değiştirdim. Bana sert bile davransa karşımda ki, benim yansımam bu, özümde
çözemediğim bir durumun neticesi diyerek, kendimle çözdüm konuyu.

Güzel bakıyorum, güzeli görüyorum, güzellikleri çağırıyorum.
Belki enayi diyen oldu, belki polyanna...
Ama biliyorum ki kimse mükemmel değil ve olmayacakta.
Neden negatif düşüncelerle kendimi gereksiz boğayım ki?

GÖNÜL ALMA


Ben ki nasıl bir inatçı insandım, şaşıyorum geçmişe bakınca.
Muhalefet olmak uğruna bile gereksiz inat etmişliğim çoktur.
Hata mı ettim, özür dilemezdim, kibrim Erciyes Dağı bildiğiniz.
Şimdi ne mi yapıyorum, sulamayı geciktirdiğim çiçeklerimden bile özür diler oldum.
Yaradanın ruh verdiği, yaşam biçtiği her canlıya saygımdan, sınırı aştım ise eğer özrümü dilerim.

TEŞEKKÜR

Sahip olduklarıma şükretmiyorsan, kaybedince de isyan etmeyeceksin.
Öncelikle yaradana her gece uyumadan evvel teşekkür ediyorum.
Bir büyüğümüzün, her sabah, yeni bir güne daha başladığı için, sağlıklı olduğu için, sahip olduğu maddi manevi her şey için şükür namazı kıldığını öğrendiğimden bu yana,
sabahları gözümü açınca yaşamaya değer bir gün daha verdiği için şükreder oldum Allah'a
Hayatıma güzelliğiyle dokunan her canlıya teşekkür ediyorum.


SEV


Bana sorsanız dünya da en güzel şey ne derseniz, SEVMEK derim.
Kayıtsız, şartsız, sadece yaradandan ötürü sevmek.
Bir kuşun kanadından düşen tüyü sevmekten,
Taşı aşındıran dalgayı sevmekten,
Göğü yararcasına yağan yağmuru sevmekten bahsediyorum.
Bu dünyada ki 2.en güzel şey ne derseniz SEVİLMEK derim.
Özel günleri beklemem karşımdakini sevdiğimi söylemeye, seviyorsam söylerim her aklıma düştüğünde.
Birisi tarafından delicesine sevilmek GÜÇ ,
Birisini delicesine sevmek ise CESARET verir. (Alıntıdır)

AFFET


Bütün öfklelerimi attım çöpe. Affettim tüm kızgınlıklarımı.
Yerlerine sevgi tohumları ektim, zor oldu ama filiz vermeye başladı.
Çöpe attığım affetmediklerime dair yaptığım komplo teorilerinden, intikam planlarımdan
kendime ayıracak bolca zamanım oldu, daha seviyorum kendimi, daha da çok seviliyorum.


Çok zor değil hayatına dokunmak için, çehreni değiştirmek için yapacağın 6 nokta da
kendinle yüzleşmek.

Sevgiyle,
Medine,



© 2016 Her Hakkı Saklıdır

13 Ekim 2016 Perşembe

SATIR ARASI MIM

SATIR ARASI MIM


Bu yola girdiğimden bu yana elini benden çekmeyen,
Desteğini esirgemeyen,
İlk Mim'in kendinden geldiği gibi, 2. Mim'de de beni unutmayan,
Tertemiz ve kocaman yürekli +KurabiyeciMiss Zehra 'ya sonsuz teşekkürler.
Çok keyifli  satır arası mimine karşılık cevaplarımı yazdım bende.
Umarım beğenerek okursunuz, yapmayan her okur mimlidir :) Davete gerek yok di mi?

1. NASIL BLOG YAZMAYA BAŞLADIN?


Uzunca zamandır arkadaşlarıma önerilerde bulunuyordum.
Sonra +TINGIR MINGIR YAŞAMAK açınca bende gaza geldim.
Zaten evde eski tarz günlük tutan biri olunca, yazmak zor gelmedi.
Ama o dönem de kendimi ifade edebileceğim sanal bir alanın olması,
içimde dolup taşan beni yazmak ilaç gibi geldi desem yalan olmaz.
Önce aşkımı yazmaya başladım baktım başka bir dünya burası,
kendim oldum, ne hissettiysem, ne istediysem onu yazar hale geldim.

2. BLOGUNDA DAHA ÖNCE YAZMADIĞIN BİR TARZDA YAZACAK OLSAN BU NE OLURDU?

Bu aralar ruhsal bir gelişim sürecindeyim, spirütüel anlamda daha çok okur oldum,
ancak kendimi çok yetersiz bulduğum için uzman edasıyla yazmaktansa, yaşadıklarımı
yakın zamanda da blogumda yer vereceğim. Sorunun cevabı bu değil di mi:)
O zaman şöyle diyeyim, bebeğim olsun çok istiyorum.

İleride bir gün Rabbim nasip ederse, bebeğe dair yazmayı çok istiyorum.
Bunun için İlahi zamanlamaya güveniyorum ve geleceği günü bekliyorum:)
Ama zaten kafama göre takılıyorum gerçeği de var ki, belli bir seyri yok blogumun.
Kalbim neyse yazım öyle oluyor genelde.

3. BLOGLARDA OKUMAYI EN ÇOK SEVDİĞİN KONULAR NELERDİR?

Biz toplum olarak paylaşıma önem veren bir milletiz.
Hiç tanımadığım birinin yazdığı yazıyla hüzünlenip, sevincine ortak olup, bunu kalbimde
hissedebiliyor olmak hoşuma gidiyor.
Karşıma çıkan her canlıdan, her satırdan bir mesaj alacakmışım gibi hissediyorum ve bu sebeple ayrım neredeyse hiç yapmıyorum.

Ama kişisel gelişim, evrensel enerji, tarih konularını daha sıkı takip ediyorum.
Bazı arkadaşlar var, yaşadıklarını öylesine içten dile getiriyorlar ki acaba ne yazdılar diye
merakla takip ediyorum.

4. HAYATTA EN ÇOK YAPMAK İSTEDİĞİN ÜÇ ŞEY NEDİR?

İsteklerim o kadar çok ki, ama zamanı geldikçe gerçekleştiği için her hayalim, çok umutsuz bakmıyorum olaya. İlla ki indirgemem gerekirse sanırım şöyle olurdu;

Evlat sevgisini tatmak en büyük isteklerim arasında. Hayırlı zamanda, vatanına milletine hayrı dokunacak bir evladım olsun çok isterim. Bunun için şimdilik elimden gelen bir şey yok, bu konu yaradan katında :)

Dünya turu yapmak gibi bir hayalim var ki bunu eşimle yapmayı çok istiyorum. Ne var ki kendisi
biraz üşengeç gezme konusunda, şartlar olgunlaşırsa eğer umarım bunu da yaparım.

Kendime ait, severek çalışacağım, büyüteceğim, dünyama dahil edeceğim bir işim olsun çok istiyorum. 2017 senesi bunun için pek uygun olacak gibi duruyor. 

Şimdi gelelim ben kime topu atayım kısmına. Sevgili Zehra'nında yazdığı gibi neredeyse herkes yapmış bu mimi.
İlk başta yazdığım gibi okuyan herkes mimlidir.
Ayrıca benim bildiğim ve blogu açmama sebep olanlardan sevgili +TINGIR MINGIR YAŞAMAK seni Mimliyorum. Hem ne zamandır yoksun ortalıkta, bu vesile ile bloga sevimli bir yazı bekliyoruz senden.

Sevgiyle,
Medine,

© 2016 Her Hakkı Saklıdır